Yazmak…
Kimine göre bir hobi,
Kimine göre bir iç dökme biçimi,
Ama yazan için çoğu zaman hayatta kalma çabası.
Kalemin ucundan dökülen kelimelerin
Yalnızca güzel bir paragraf değil,
Bir direniş olduğunu kim fark eder?
Bugünlerde yazara “gönüllü” deniliyor.
Üstelik bu sıfat, yazardan önce belirlenmiş.
Kim koymuşsa koymuş,
Bir daha da kimse sorgulamamış.
“Sen yazmayı seviyorsun ya,
O zaman bizim için de birkaç yazı çıkarırsın.”
Bakış bu.
Yani…
Bir doktor sevdiği için mi iyileştirir?
Bir usta, tutkusu var diye mi tamir eder?
Sanırsın yazmak sadece bir heves,
Emekle, zihinle, zamanla ilgisi yok.
Oysa yazmak, susarak bağırmanın en sade halidir.
Bilgisayarın başında kamburun çıkar,
Gözün yanar, omzun tutulur…
Ama cümlelerin ayakta kalır.
Bir cümleyle dünyayı anlatabilirken,
O dünyada kimse seni anlamaz.
Görünürde rahatsın,
Ama zihninde bir savaş çıkar her seferinde.
Bir kelimeyi yerleştirene kadar,
İçinde kaç kere devrilirsin… kimse bilmez.
Ve sonra senden “yardım” beklerler.
Sanki her yazının içinde
Onca birikmiş gece, kırılmış heves,
Yalnız bırakılmış onay çığlığı yokmuş gibi.
Hiç sormazlar:
Yazar, kendini kaç kez silip baştan yazdı bu cümle için?
Ama yine de yazarsın.
Çünkü anlatmadan duramazsın.
Yazmazsan eksik hissedersin.
Yazarsan görünmez…
Ne tuhaf değil mi?
Yazar olmak güzel.
Ama sadece yazabildiğin zaman değil;
Yazdığının kıymet gördüğü zaman…
Sevgilerimle,
Belgin Baykal



