Bu Blogda Ara

2 Aralık 2021 Perşembe

Tanıdık Bir Yüz



Hiç, bir gün bir metroda, markette ya da deniz kıyısında

yürürken kendinize rastladığınız oldu mu?

Tıpkı aynada birdenbire kendinizle göz göze gelmek gibi… Ama bu sefer dışarıdan bakarak:

Nasıl birisiniz gerçekten?

Sıkıcı mısınız? Söz kesen, başkalarını dinlemeyen biri mi? Yoksa nazik ama kendini ezdiren biri mi? Sevilmek için kendini yoran, Yalnız kalmamak uğruna her şeye katlanan biri misiniz? Yok sayıldığınız halde “beni fark etsin” diye uğraşan biri mi? Yoksa hep veren ama hiç almayan? Belki de tam tersi… Kendini merkeze alan ama karşısındakini yok sayan biri? Hiç düşündünüz mü: Sizin gibi biriyle arkadaşlık eder miydiniz? Hayatınıza sizi alır mıydınız? İnsan çoğu zaman kendine kördür. Ama bir gün, dürüstçe aynaya bakmayı başarırsa, Değişimin ilk adımını da atmış olur. Çünkü çevremizdekiler sürekli kötüyse, Belki de aynaya bir kez de oradan bakmak gerek. İnsanlar neden sizinle uğraşıyor? Yoksa siz mi öyle zannediyorsunuz? Birini sevmiyorsanız, büyük ihtimalle o da sizi sevmiyordur. Çünkü hisler de bulaşıcıdır. Negatif duygularınız, fark edilmeden karşınızdakine de geçer. Başkalarında sevmediğiniz davranışları Kendiniz yapmamaya çalışın. Eşyaya değil, insana yatırım yapın. Sonu kötü bitse bile… Belki birinin hayatına iyi dokunmuşsunuzdur. Aynalar yalan söylemez. Önce kendimize, sonra başkalarına dürüst olalım. Ve Can Yücel’in o unutulmaz dizeleriyle: “Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif… Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü... ... Sakın bitti sanma her şeyi, Sevdiğin kadar sevileceksin.” Sevgilerimle, Belgin Baykal

8 Kasım 2021 Pazartesi

Kadınlar Hasta Olursa









Sabah uyanmış, her zamanki rutinini tamamlayıp
işine gitmek üzere yola çıkmıştı Sedef.
Arabasını çalıştırdığında benzinin az olduğunu fark etti ve 
en yakın istasyona uğradı.
Kasada ödeme yapan kişi, hiç görmek istemediği komşusu Mine Hanım’dı.
Ne zaman karşılaşsalar, yanında bir dertle ayrılırdı.

Yine öyle oldu.
Mine Hanım yorgun ve solgundu.
Sedef dayanamayıp sordu:

— Geçmiş olsun, iyi misiniz?

— Kaç gündür toparlanamadım. Soğuk algınlığı işte... Yorgunluk da cabası.

— Neden dışarıdasınız, evde dinlenseniz keşke?

— Ben durursam hayat durur, dedi gülümseyerek. 
     Evde ikizler var, bir de düzen hastası bir eşim...

Sedef şaşkındı. Mine anlatmaya devam etti:

— Eşim destek olur tabii. Mesela ilaç getirir, meyve alır. 
Ama çabuk iyileşmemi ister.
Düzen bozulmamalı. Hastalığım bile hızlı geçmeli onun için.

Sedef dikkat kesilmişti.
Mine devam etti:

— Ev işlerine karışmaz. Bilmez, öğrenmedi, ben de 
sorun çıkmasın diye öğretemedim.
O eve gelişini bile planlar. Kitabı hazır, filmi belli.
Sürpriz sevmez. Hele hastalık!
Onun planını bozmasın yeter.

— Bunu neden yapıyorsunuz kendinize?

— Bilmiyorum. Böyle gördüm, böyle alıştım.

Mine bir iç çekti:

— Dün akşam çocukları kreşten aldım, duş, oyun, yatak...
Kendim perişanım, mutfakta nane limon kaynatıyorum. Eşim geldi,
"Biraz kırgınım, bana da ıhlamur yapar mısın?" dedi.

Sedef’in gözleri kocaman açıldı:

— Gerçekten mi?

— Evet. Ben hastaysam, o da hemen hastalanır. Bu konuda çok uyumluyuzdur. :)
Ben yüzüne baktım diye tersledi:
"Ne oldu? Niye öyle baktın?" dedi.

— Tek başına hastalanma lüksüm bile kalmamış…

— Sarılsa iyi gelir miydi? dedi Sedef.

— Hayatım niye sarılsın, ayrıca virüslüymüşüm.
O anda zaten iyi gelmez.
Onu hayatımın prensi olarak görmüyorum ki…
Sorunlarımın bir parçası sadece, dedi Mine içini çekerek.

Sonra durup Sedef’e baktı:

— O kadar belli ki evlenmediğin. Şu hasta halimle sabah sabah güldürdün beni.

Sedef utandı ama o da gülümsedi.

— Sonra ne oldu?

— Ona da ıhlamur yaptım. İkimiz de kendi hastalığımızla baş başa kaldık.
Kendi rutinimizde, sessizce.

Sedef içten gülümsedi:

— “Bireysel hastalık” güzelmiş, bu bana daha çok uydu.

— Uyar tabii. Bu günlerin kıymetini bil.
Sorumluluğun dışında bir şeyin olmaması bazen büyük bir konfor.

Mine evine dönerken ekledi:

— Yardımcım da işi bırakınca her şey üzerime kaldı.

Sedef onun yorgunluğunu görünce bir cümle fısıldadı:

— Akşamları yardım gerekirse, ikizleri bana bırakabilirsiniz…

Mine şaşırmıştı ama içtenlikle cevap verdi:

— Ah Sedef’ciğim… Sen çok iyi bir insansın. Unutma, 
senin de bir ablan var burada artık.
Her zaman beklerim.

Sedef bu sözlerle yumuşadı.
O mesafeli komşuluğun yerini bir bağ almıştı.
Bir insanın “nasılsın?” sorusuyla bile ne kadar yalnızlığını açabileceğini fark etti.

Arabaya binerken, omzundaki yük bu sefer gönüllüydü.

Yol boyunca düşündü:
Dışarıdan görünen mutlu tablo, içeride buz gibi bir yalnızlığa dönüşebiliyordu.

“Umarım benim eşim böyle biri olmaz,” dedi içinden.

Ama bilmiyordu ki çoğu öyleydi.
Ve bu hayat, biraz da bizim şekillendirdiğimiz gibiydi.

Sağlıklı günler dilerim tüm eşlere…

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

6 Kasım 2021 Cumartesi

Erkekler Hasta Olursa





Ne zamandır kendini bu kadar kötü hissetmemişti.
Vücudunun her kemiği ayrı ağrıyordu sanki.
Bir anda olmuştu her şey.
Bu halsizlik, mide bulantısı da neyin nesiydi?
Kendisine kötü bir şey olacak diye çok korkuyordu.

Hemen bilgisayarını kapatıp işten erken çıktı.
Eve geldiğinde eşi her zamanki gibi karşıladı onu.
Ama bu kez bir fark vardı:
Yüzünde garip bir endişe…

O yüzü görünce paniğe kapıldı.
Tedirgin bir şekilde içeri girdi.

“Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun?” dedi, çekingen bir sesle.
“Hasta mısın sen?” diye sordu eşi hemen.

İşte anlamıştı…
Bu kadar yüzünden belli olduğuna göre, durum ciddiydi.
İçinden geçirdi:
“Bayağı kötüyüm demek…
Yoksa durduk yere o meşhur tavuklu sebzeli çorbayı yapar mı?”

Ve iç sesi devreye girdi:

“İşte biliyorum kötüyüm… Her şey daha da kötü olacak.”
“Ağrılarım artıyor, hafif ateşim de var.”
“Yarın işim gücüm var ama ben kolumu bile kaldıramıyorum!”

Yine o tanıdık ses geldi kulağına:

“Oğlum, babanı yalnız bırakalım biraz dinlensin.”

“Yine tedbir alınıyor…
Bu kadın oğlumu benden uzaklaştırıyorsa,
Bir şeyleri hissetmiş demektir.”

“Niye yolluyorsun çocuğu? Bırak oynasın, bir zararı yok.” dedi, inleyen bir sesle.

“Olsun, sen şimdi güzelce dinlen.”

“Yüzünde iyi maşallah, sarı filan değil.”

“Haydaa! Ne sarısı? Ne yüzü ya?!”
“Ben daha önce sarı mı oluyordum?”

“Yok, yani… rengi iyi demek istedim.”
(“Allah’ım sana geliyorum,” diye içinden geçirdi.)

“Başım ağrıyor zaten… Halsizim çok!”

“O zaman doktora gitseydin. Hemen bir iğne yapar, toparlanırsın.”

“Sen de amma biliyorsun! Hemen doktora, hemen iğne…”

“At mıyım ben?! Normal iyileşemez miyim?”

“E biraz at gibisin… Her gün koşturuyorsun ya. Öfkeli at hatta.”

“OFFF! Sus biraz… O sesin başımda çınlıyor.”

“Eskiden bu sesi duymak için sürekli arardın,” dedi gülümseyerek.

Hafif çıkmış sakallarını kaşıyarak eşine baktı:

“Üstüme gelme bak! Kırarım kalbini.”

“İnan hiç kırılmıyor artık. Senin iyileşme tarzın bu… Alıştım yıllardır.”

İnliyordu… ama kızgın gözlerle karısına da bakıyordu.
Bir yandan da çorba hazırdı tabii.

“Hadi, soğumadan iç şu çorbanı.
İlaçlarını da al ve yat.
Sakın o hasta sesini duymayayım,”
dedi saçını okşayarak.

Annesini görmüş gibi oldu bir an.
İçinden yumuşayıverdi.
“Neye ‘tamam’ dediğimi bilmiyorum ama iyi geldi” dedi sadece.

Gece boyunca terledi.
Sabah duşunu alıp işine gitti.
Soğuk algınlığı krizi ustaca yönetildi, mutlu sonla bitti.

Eşi arkasından içinden dua etti:

“Ne olur Allah’ım, o hastalanmasın…
Ben hasta olurum onun yerine.”

Bir dahaki yazım:
"Kadınlar Hasta Olursa"
Dua ederken dikkatli olun. :)

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

2 Kasım 2021 Salı

Gönüllü Yazar Olmak!








Yazmak…
Kimine göre bir hobi,
Kimine göre bir iç dökme biçimi,
Ama yazan için çoğu zaman hayatta kalma çabası.

Kalemin ucundan dökülen kelimelerin
Yalnızca güzel bir paragraf değil,
Bir direniş olduğunu kim fark eder?

Bugünlerde yazara “gönüllü” deniliyor.
Üstelik bu sıfat, yazardan önce belirlenmiş.
Kim koymuşsa koymuş,
Bir daha da kimse sorgulamamış.

“Sen yazmayı seviyorsun ya,
O zaman bizim için de birkaç yazı çıkarırsın.”
Bakış bu.

Yani…
Bir doktor sevdiği için mi iyileştirir?
Bir usta, tutkusu var diye mi tamir eder?
Sanırsın yazmak sadece bir heves,
Emekle, zihinle, zamanla ilgisi yok.

Oysa yazmak, susarak bağırmanın en sade halidir.
Bilgisayarın başında kamburun çıkar,
Gözün yanar, omzun tutulur…
Ama cümlelerin ayakta kalır.
Bir cümleyle dünyayı anlatabilirken,
O dünyada kimse seni anlamaz.

Görünürde rahatsın,
Ama zihninde bir savaş çıkar her seferinde.
Bir kelimeyi yerleştirene kadar,
İçinde kaç kere devrilirsin… kimse bilmez.

Ve sonra senden “yardım” beklerler.
Sanki her yazının içinde
Onca birikmiş gece, kırılmış heves,
Yalnız bırakılmış onay çığlığı yokmuş gibi.

Hiç sormazlar:
Yazar, kendini kaç kez silip baştan yazdı bu cümle için?

Ama yine de yazarsın.
Çünkü anlatmadan duramazsın.
Yazmazsan eksik hissedersin.
Yazarsan görünmez…

Ne tuhaf değil mi?

Yazar olmak güzel.
Ama sadece yazabildiğin zaman değil;
Yazdığının kıymet gördüğü zaman…

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

11 Ekim 2021 Pazartesi

Aşk Acısı Geçer mi?








“Aşk nedir, ben inanmam” diyenlerin bile
Yolları bir gün o yerle kesişir.
Eğer biraz duygunuz varsa,
Bir şekilde aşk size de dokunmuştur.

Kimi zaman hiç düşünmeden,
Kim olduğunu anlamadan
Bir anda içinde bulursunuz kendinizi.
Belki aklınızdaki kalıplara hiç uymuyordur.
Defalarca “olmaz” dediğiniz birisidir.
Ama aşk, plan dinlemez.

Bir anda bağımlı hissedersiniz.
Ne varlığıyla, ne yokluğuyla avunabilirsiniz.
Zihniniz “olmazlar”la savaşır.
Çünkü insan, yasak olanı arzular.
Neye sınır koyarsanız,
Orası ilgi alanınız olur.

“Olmaz” dediğiniz bu ilişkiden
Vazgeçtiğiniz gün,
Aşık olduğunuzu anlarsınız.

Ayrıldığınızda,
Bir daha göremeyeceğinizi bildiğinizde
Her şey, bir hasrete dönüşür.
Sizi sıkan detaylar bile
Özlediğiniz şeylere dönüşür.

Aşk yokluk bilincidir.
Sevgi birlikte büyür,
Ama aşk — hastalık gibidir…

Peki, aşk acısı geçer mi?

Geçer.
Ama kolay değil.
Her yerinden yaralanmış birinin iyileşme süreci gibidir.
Kimisi çabuk toparlar,
Kimisinin yılları alır.

Eğer bir veda dönüşsüzse:
Hiçbir anıyı saklamayın.
Bekleyin, kabuk bağlasın.
“Çivi çiviyi söker” diyerek
Başka kalplerde iyileşmeye kalkmayın.
Kimse sizin hemşireniz değil.
Bu acı sizin.
Ve ancak siz iyileştirebilirsiniz.

Peki geçtiğini nasıl anlarsınız?

Onun adı geçince
Ya da bir yerlerde onu görünce
İçiniz kıpırdamıyorsa…
Tebrikler. Atlatmışsınız.

Aşk, en güzel mucize…
Ama en ağır hastalık da olabilir.
Öyle bir sancıdır ki
Güzelliklerini bile karalar insana.

“Kim istemez mutlu olmayı…
Ama mutsuzluğa da var mısın?”
Dememiş mi Cemal Süreya?

Aşksız insan ölmez…
Ama içi donar.
Bitkisel hayatta gibi yaşar;
Hobilerle, alışkanlıklarla…
Mutluymuş gibi…

Nazım Hikmet zaten en güzel haliyle anlatmış:

“Ben sensiz de yaşarım,
Ama seninle bir başka yaşarım.”

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

11 Ağustos 2021 Çarşamba

Aile Olmak!





Evlerin bir gizemi vardır. İçinde neler yaşanır, kimse bilemez — yaşayanların dışında. Yaşayanlar da bildiğini sanır. O odalar, o kapılar, o duvarlar neler gizler… Evin içinde bile bölünmeler olur, taraflar seçilir. Ortada bir sır vardır; herkes bilir ama birbirinden saklar. Ya da ortaya çıkana kadar, sakladıklarını sanırlar. Bizim evde; üç kız kardeş, anne ve baba arasında Babam kendini hep yalnız hissederdi. Bu yalnızlığı, demokrat görünümlü diktatörlüğüne borçluydu. Çünkü ona her şey anlatılmazdı; Olay çıkarabilme potansiyeli fazlaydı. Ama babamın bir başka yanı da vardı: Büyük olaylarda olgun davranırdı. “Babam duyarsa bittik” dediğimiz şeylerde Biz bitmezdik. Babam gerçekten baba olurdu. Yine de bizimle ilgili hiçbir olumsuz hikâyeyi unutmazdı. Olmadık zamanlarda hatırlar, mutlaka hatırlatırdı. En sevdiği şey, olmadık şeylerden sorun çıkarmaktı. Ya da hayatımızı yerinden oynatacak kararlar almaktı. Orta üçteyken aynı yıl üç okul değiştirmiştim. Çünkü babam “öyle olması gerektiğini” söyledi Ve şehir değiştirdik. Kendince haklı nedenleri vardı mutlaka — ama kendince. En mutsuz senemdi. Sonunda pişman olup aynı yıl geri dönünce, Kararının ne kadar gereksiz olduğunu bize tatbikatlı anlatmış oldu. Üçüncü okuluma kavuşmuştum, ama ne zorluklarla. Yakınmalarıma hiç aldırmazdı: “Okuyacak çocuk her yerde okur,” der geçerdi. Şimdi aileler çocukların psikolojisini düşünürken çok gülüyorum. Bizim psikolojimizi bozmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Ama yine de sağlam kalmaya çalışmıştık. Aynı aileden kardeş olarak aynı mı çıktık? Tabii ki hayır. Farklı karakterlerdeydik. Olaylara verdiğimiz tepkiler de öyle… Kardeşliğin en güzel yanı, Olumsuz durumlarda bir olabilmemizdi. Her şeyi kendi aramızda konuşurduk. Ama bazen biz bile ikiye bölünürdük. Taraflar her gün değişebilirdi. :) Babam, sadece idare ettiğimizi sandığımız biriydi. Ama her şeyi bilirdi aslında. Ya da sakladıklarımız eninde sonunda ortaya çıkardı zaten. “Bir de kimse duymasın” olayımız vardı… En komiği oydu. Bir şeyi anlatırken hep şöyle başlardık: “Sakın kimseye söyleme!” Sonra bir bakardık, herkes biliyor. Nasıl bu kadar hızlı yayılırdı, biz bile şaşırırdık. Kardeşler arasında kıskançlık duygusunu yıllar sonra öğrendim. Bizim bir yerlere gitme ihtimalimiz bile Saklanmalı, paylaşılmamalıymış meğer. Çünkü bizim aile mutlu insan sevmiyormuş. :) Hep sorunlu ve hüzünlü olmalıymışız. İnsan psikolojisinin Ne kadar kolay bozulup, Ama ne kadar zor tamir edildiğini Sevgili ailem sayesinde anlamıştım. Aile olmak güzel… Ama gerçekten bir aile olabiliyorsak, değil mi? Belgin Baykal

25 Temmuz 2021 Pazar

Gittikçe Bana Benziyorum



Yeni açılmış bir mekân, oldukça kalabalık…
Kültür olarak arada kalmış…
Bir yanda caz müzik çalıyor,
Diğer yanda çoluk çocuk kalabalık aileler,
Serpme kahvaltılar eşliğinde serpilmişler,
Hiç görmemiş gibi yiyorlar.

Ben de akvaryumun en sakin kaya diplerinde yaşayan
Beta balığı gibiyim.
Kendime kuytu bir yer arıyorum,
Alt tarafı küçük bir kahve molası için.

“Arada insanlara karış” diyorlar,
Söz dinliyorum ve karışıyorum,
Sonra mutsuz olup söylenerek evime dönüyorum.

Beni mutsuz eden şeylere neden karışmak zorundayım,
Bunu sorguluyorum.
Sonra
"Karışmasaydım mutluluğun ne olduğunu bilemezdim" diyorum.

Kendimle nasıl bir iletişim kurduysam
Her sorunun cevabı da bende, gördüğünüz gibi. :)

Acılar, üzüntüler, hastalıklar bize hep derstir.
Hayat; mezun olamadığımız,
Her gün şaşırdığımız
Ve yeni yeni bilgileri almak için
Sürekli mücadele ettiğimiz büyük bir okul.

Ya hiçbir şeye kafa yormadan “ot” gibi yaşarsın
Ya da dibine kadar gerçeğe ulaşmaya çalışırsın.

Ama galiba ortalarda bir yerde mutluluk…

Ne çok fazlasını öğreneceksin
Ne de çok azıyla yetineceksin.
Ne çok fazla kazanacaksın
Ne de "bu ayı nasıl geçireceğim?" diye düşüneceksin.

Sana zarar verecek arayışların olmayacak mesela…

Mutsuzsan adını koyacaksın
Ve hayatını ona göre şekillendireceksin.
Mutluysan başkalarını mutsuz etmek adına
Mutluluğu aramayacaksın.

Kiminle oynarsan bu oyunu umarsızca,
Bir gün seninle de hayat oynar.

Hayatın bir karması var.
Ben başıma gelen her şeyde geçmişe gidiyorum.
Kime ne yapmıştım,
Kimin kalbini kırmıştım da
Şu an bununla yüzleşiyorum diye.

Gerçekten de yine buluyorum:
Kırdığım yerden kırıldığımı çok gördüm.
Hâlâ da bitmeyen bir karmanın içindeyim.
Ama daha güçlüyüm…

Ben güçlü doğmadım mesela.
Benim kanatlarımı kırmaya çalışan insanlara rağmen
Ben yaralı bereli uçmayı seçtim.
Acizliği hiç sevmedim.

İnsanların bana yaptıklarıyla değil,
“Ben ne yapabilirim onun için?” diye
Defalarca aynı yerlerde oyalandım.

Bunu onlar için yapmadım aslında.
Yine kendi huzurum için yaptım.

Ben bununla mutlu oluyorum.
Böyle de devam edecek sanırım.
Kuyruk dik,
Hasar büyük
Ama kontrol altında…

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

12 Temmuz 2021 Pazartesi

Akıştayım Yine




Bazen başka havada olurum ben,

Sen klasik müzik dinlerken,

Ben batıralım mı bu dünyayı?

Batsın bu dünya diyelim mi diye haykırırım,

Arabesk kaçar ruhuma,

Çığlıklarımız aynıdır aslında,

Bazen ben sen olurum, gelir Vivaldi ‘dört mevsim’ kulaklarıma,

Ya da Hauser, ‘Adagio’ ile dağıtır tüm ruhumu derinlerde,

Bir kız çocuğu ağlar çaresiz içimde,

Anlatamam ki bu hayatı, ben de çözemedim diyemem ki…

Sadece sakin kal, mutlu kal..! diyebilirim.

Her söylenene inanma!

Araştırmadan yargıya varma!

Bilemezsin kimsenin ne yaşadığını derim,

Sonra dönerim yine kendi hayatıma ve yaşanmışlıklarıma,

Sen hızlı hızlı yüzüp karaya ulaşmaya çalışırken,

Ben kendimi sırtüstü bırakırım sulara,

Nasılsa bildiği gibi sürüklemeyecek mi beni kıyıya,

Gerek yoktur senin gibi çırpınmalara, kendini yormaya,

Daha önce yorulduğum için bilirim…

Hayatın dengesini ben bozamam,

Ama o benim dengemi bozabilir ona karşı gelirsem,

Ben teslimim her şeyimle ama sağlam ilkelerimle,

Bak buradayım, koyvermişim kendimi akışa.

Sakin, dingin derin sularda…


Belgin Baykal


6 Temmuz 2021 Salı

Gidemem Bu Şehirden





Hani benim yerime koy kendini diyorsun ya,

İşte! Ben bir hayatın üstüne bir hayat daha koyamıyorum,

Hani benim gibi düşün diyorsun ya!

Kendi düşüncelerimle baş edemezken, senin gibi nasıl düşünürüm?

Çıkmazda benim yollarım, oklar hep beni gösteriyor.

Yalnız, dimdik, yıkılmaz bir tabela gibi…

Bir gün terk edip gideceğim bu şehri,

Ama içim el vermiyor, gittiğim yerde yine 

benimle karşılaşmayacak mıyım?

İçimde yarım kalmış sevdalarımla başka şehirde güne

başlamak bana iyi gelir mi sanıyorsun?

Senden kaçarken benden nasıl kaçacağım?

Peşime düşmez mi tüm terk edişlerim, edilişlerim.

İçimi yakmaz mı başka şehirde yağan yağmur, açan güneş.

Aynı şehirde sensizlik bile güzel!

Kaçtığım her yerde seni görmek ister gözlerim,

Hayal de olsa bir umuttur işte!

Beni bulmanı istemez mi yüreğim?

Bulsan ne olacak o da ayrı…

Kendisinden başka kimseye güvenmeyen insan, 

sana kendini teslim eder mi sanıyorsun?


“Uzaktan sevmek en güzeliymiş” dememiş mi Cemal Süreya?

“Öyle uzaktan seviyorum seni

Kırmadan

Dökmeden

Parçalamadan

Üzmeden

Ağlatmadan uzaktan seviyorum”


Belgin Baykal

16 Haziran 2021 Çarşamba

İyi olmak mı, kötü olmak mı?








İyilik ve kötülük bir seçimse, hangisini seçerdin? Kalbinde hangi duyguyu besliyorsan, ona yakın olanı değil mi? Doğduğun dünya, yaşadığın hayat ne kadar kötü olursa olsun, içinde bir yerlerde bir iyilik kalmıştır. Ama o duyguyu olmadık bir canlıda gösterebilirsin. Kimsenin sevmediği ya da bakmadığı, hor gördüğü… Kendi yaşadıklarınla onu eşitleyip, daha yakın hissedebilirsin. Hapishanede hamam böcekleriyle dostluk kurmuş mahkûmları, yılanlarla aşk yaşayan insanları düşününce durum tam da
böyle geliyor insana. Ruh sağlığı, bütün hastalıklardan daha tehlikeli bana göre. Tedavisi de kişinin isteğine bağlı maalesef. Ya başkaları tarafından hasta edilen, ya da başkalarını hasta eden insanlar… Artık ne kadar arttı bu durum. En kötüsü de farkında olmamak! Yıllarca iyilik yapan ve kendisini buna adayan kişiler
hep aynı itibarı görür: “O iyidir, o yapmaz, ona güvenirim...” gibi başlar sözler. Bir gün bunlardan vazgeçip kendi hayatına bakarsa, istedikleri gibi davranmazsa hemen dışlanır. Eski yaptıkları bile unutulur. “Bu eskiden böyle değildi, bir şeyler oldu, aman ne hâli varsa görsün”
diye yok sayılır. Kötülük de bunun gibidir… Yıllarca yolunu kötülükten yana kullanan, herkese maddi manevi zarar veren bir insanın aniden değişmeye karar vermesi, iyi insan olmaya çalışması çevresi tarafından takdir görür. Hatta yeni kimliğine ve değişimine itibar gösterilir. Günün sonunda iyi ve kötünün eşitlendiğini, hatırlanan şeylerin son yaptıklarınız olduğunu biliyor musunuz? Yıllarca okulda tembellik yapıp çalışmayan bir öğrencinin, son sene çalışıp takdirle geçmesi gibi... Hemen çalışkanlar arasına alınıp puanı da yükseltilebilir. Diğer taraftan, yıllarca hep aynı çizgide çalışkan olan öğrenciyle eşitlenir. İş hayatınızda size sürekli kötü davranan bir yönetici düşünün. Hayatı burnunuzdan getirmiş, yaşam sevincinizi çalmış, sizi işinizden soğutmuş… Ama bir gün işe geldiği zaman size bambaşka davranmış; yaptığınız işi övmüş, size teşekkür etmiş ve ertesi gün bir de dinlenme izni vermiş. O an, her gün size iyi davranan diğer yöneticinizden daha çok mutlu eder sizi. Bunun nedeni; iyi insanı zaten elinin altında görmekten geliyor. Ona çok fazla bir şey yapılmasına gerek yoktur! O zaten her şekilde iyi davranır. Hatta bu iyiliğinden dolayı suistimal edilip, daha kötü davranışlarla karşılaşması da büyük olasılıktır. Tıpkı yapılan iyilikleri unutmak gibi, yapılan kötülükleri de unutmak mümkün demek ki... Aynı durum, bir ailenin bir engelli, bir de normal çocuğunun olması gibi. Engelli çocuğun iyileşmesi, her gün yeni şeyler yapabilmesi, ailenin mutluluk kaynağıdır. Ona çok özel ilgi gösterilirken, diğeri unutulur. O sırada normal doğmuş çocukları, ağzıyla kuş tutsa bile onun gördüğü ilgi ve şefkati göremez. Çünkü “normal”dir ve ondan beklenen budur. O zaten başarılı olmak zorundadır. Ama ona böyle davranarak, ruhunda ne büyük hasar yarattıklarının farkında bile olmazlar. Böyle zamanlarda çocuklar dikkat çekmek için her türlü kötülüğe yönelebilirler. Takdir görmek, bir şeyler başarmak için daha da batabilirler. Yaranma ve memnun etme isteği de gelişebilir. Ona kötü davranan kişileri memnun etme ve takdir görme çabasına girebilirler. Kendi mutluluklarından bile vazgeçerler. Durum böyle olunca, iyilik kavramı da kişiye özel bir hâl alıyor. Yani kendini iyi hissettiğin yol hangisi ise, onu tercih ediyorsun. Hayatın dengesi yok. Neler yaşayacağını, başına neler gelebileceğini bilemezsin. Karşılaştığın zorluklar karşısında seçim senin elinde. İyi de olabilirsin, kötü de… İç sesin seni yönlendiriyor, yani beslediğin duygular… Sana kötü davranıldı diye tüm dünyayı yakmak yerine, tam tersini de yapabilirsin. Ya da hayatın boyunca sana iyi davranıldığı için bunları hak ettiğini sanıp şımarmamalısın. Başka yaşamlara bakınca, bunun senin için bir şans olabileceğini de düşünebilirsin. Yaptığımız her davranıştan biz sorumluyuz. Başkalarına yardım ediyorsak, kendimizi iyi hissettiğimiz içindir. Ya da kötü davranıyorsak, bu artık bizim kendimizi ifade şeklimizdir. Ama doğru tektir: Bu hayatı iyilik ve sevgi kurtarır. Sizi de tabii… Belgin BAYKAL

30 Mayıs 2021 Pazar

Sadakat Kontrol Edilir mi?




Sadakat denilince akla sadece ikili ilişkiler gelmemeli!

Bu, her şeyi içine alan bir duygudur.

En yakınlarına bile davranışın, şeffaflığın,

onlara karşı duruşun ve zarar gelmesini istememen de sadakattir.

Birisinin size sonuna kadar güvenmesi,

her konuda “O yapmaz” düşüncesi,

sizin ona verdiğiniz güvendir; yani sadakatinizdir.

Peki, sadakat kontrol edilebilir mi?

Ya da ne kadar edebilirsiniz?

Bu bana göre içten gelen ve çevreyle şekillenen bir durumdur.

Yani içinizde olan bir şey,

siz çıkmaza düştüğünüz zaman ortaya çıkar.

Kötü olan şeylere zaafınız varsa, işiniz daha da kolaylaşır.

Sadece mazeretlere ihtiyaç duyarsınız.

“Sor bakalım niye yaptım?” der gibi…

Mutsuz, itibarsız, güvensiz, aldatılmış ya da aldanmış,

kompleksli kimselerde daha kolay başlayabilir.

Çünkü ruh ve nefsi buna hazırdır.

Çevresinde bu duygudan uzak kimseler varsa,

yanılması ve hata yapması daha da kolaylaşır.

Kaybedeceklerine değil, kazanacaklarına odaklanır.

Anlaşılmayacağını ya da küçük aldatmaların 

ne zararı olabileceğini düşünür.

Zamanla bununla yaşamaya da alışmaya başlar.

Artık yalan söylerken de zorlanmaz.

Önce kendisini ikna eder — gerçekmiş gibi 

anlatması için bu gereklidir.

Hatta onun için bir oyun halini alır.

Ta ki olaylar istemediği yere gelene kadar…

Sadakat ve güvenilirlik bir konfordur aslında.

Karşılıklı olursa asla yıkılmazsınız.

Üstünüze atılanlar bile sizde kalmaz.

Doğru ve güvenli bir hayatı seçmeniz,

sizin mutluluk anahtarınızdır.

İş hayatınızdan aile hayatınıza kadar her şey yolunda gider.

Çünkü yanlış bir şey yapmamışsınızdır.

Güvenin olduğu yerde, zamanla özgürlük başlar.

Kimse sizi kontrol etme ya da şüphelenme riskine bile girmez.

Son derece emindir.

Ama sadece sizin emin olmanız yeterli olmaz.

Sizin de karşı taraf için aynı olmanız gerekir.

Yani sonuna kadar güvenilir olma hâli...

O zaman ilişkiler daha güzel,

hayat daha yaşanabilir bir hâl alır.

Sadakatsizlik, mutsuzluğun temelini atar.

Bu duygulara yatkınsanız, uzak durmak için elinizden geleni yapın.

Kaybedecekleriniz, kazanacaklarınızdan çok daha ağır olabilir.


Sevgiyle ve sadakatle kalın…

Belgin Baykal

1 Nisan 2021 Perşembe

Suçlu Ebeveyn Olmak!







“Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı asla unutmazmış.” Hepimizin çocukluk dönemi kurdun kışı gibidir. Bir sürü hasar alırız; kimisini atlatır, kimisini bir türlü aşamayız. Kocaman insanlar oluruz: iş sahibi, eş sahibi, hatta çocuk sahibi… Ama yine de o çocuklukta yaşanan her ne ise, yakamızı bırakmaz. Çok güzel bir çocukluk geçirmişizdir belki; annemizin babamızın hayatlarının tam ortasında, gözlerinden bile sakındığı, korumalı ve zenginlik içinde… Belki de aile kavgalarının ve şiddetin olduğu bir evde, hep dışlanarak… Belki boşanmış bir anne babanın arasında kalarak, tüm duyguları tüketilmiş, “koruyalım” derken daha çok zarar verilmiş biri olarak… Ya da çok küçük yaşta çalışmak zorunda kalmış, eğitimini tamamlayamamış ama hayatı erken yaşta öğrenmiş biri… Belki çok uzak bir köyde, mahrumiyet ve yokluk içinde, törelere boyun eğerek… Ya da çok kalabalık bir ailede, adının bile hatırlanmadığı, tek derdin namus ve geçim olduğu bir evde büyümüşüzdür. Nasıl yetiştirilirsek yetiştirilelim, geçmişte bizi yaralayacak ve bugüne taşıdığımız bir derdimiz olacaktır. Hayatın içinde kendimizi ne zaman yetersiz hissetsek, ilişkilerimizde ya da işimizde başarılı olamazsak, ilk aklımıza gelen; anne ve babamızın bizde yarattığı psikolojik etkiler olur: – Babamı dinlemeyecektim… – Annem beni rahat bırakmadı… – Beni çok serbest bıraktılar ya da nefes aldırmadılar… – Onları çok küçük yaşta kaybettim. Bu yalnızlığı hak etmemiştim… – Beni zaten hiç sevmediler; ben onların hayal kırıklığıydım… Ya çok sevilmekten, ya ilgisizlikten ya da fazla korumacılıktan şikâyet ederiz. Ve suçlanacak kişiler bellidir: Anne ve baba. Elimizde tutunacak bir acı aramaktır aslında yapılan. Gerçekten çok hatalı ebeveynleri geçiyorum ‘Kırmızı Oda’ misali… Onları aşıp bugüne gelmiş bir insanı ancak mutluluk

yıkar diye düşünüyorum. Çünkü bilmediği tek duygu odur. Bir de yaptığı her şeyi başa kakan, beklentili ebeveynler var: – Bizde evlat mı var? – Başkasının çocukları her gün arıyor annesini babasını! – Hiçbir faydanızı görmedik, daha bizden ne bekliyorsunuz? Çocuk, Allah’ın bir hediyesidir. En iyi şekilde yetiştirmek, ailenin görevidir. Ama mutlu olur ya da olmaz; bu da yetişen çocuğun karakteridir. İki taraf da üzerine düşen sorumluluğu bilirse ve sahip olduklarına değer verirse, geçmişte yaşananlar günümüze daha az yansır. Bize yapılanları değil, yapılmayanları görmek... O zamanın şartlarını unutup, günümüzle kıyaslamak… Hoşgörüyü ve merhameti unutmak… Bizi mutsuzluktan başka bir yere götürmez. İyilik yapın, iyi düşünün ve çalışın. Başarının ve mutluluğun sırrı budur. Sevgilerimle, Belgin BAYKAL

19 Şubat 2021 Cuma

Kendimizi Ne Kadar Tanıyoruz?









Benim işim gücüm kendimi incelemek:

Yapacak başka işim de yok zaten.

Bakıyorum da, öyle çürük taraflarım var ki;

söylemeye zor varıyor dilim.

Sağlam neyim var?

Her an sendeleyip düşebilirim.

Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle.

Açken başka adamım sanki, yemekten sonra başka.

Keyfim yerindeyse, hava da güzelse kötü kişi değilim.

Ama bir şey canımı yakmaya görsün;

asık suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum.

Aynı atın yürüyüşü bir rahat gelir bana, bir rahatsız;

aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa;

aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma.

Bir gün her işe yatkınım,

bir başka gün hiçbir şey gelmez elimden.

Bugün sevindiğim şeye, yarın üzülebilirim.

İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü duygu...

Kara kara düşünceler, derken bir öfke;

ağlamaklı bir haldeyken,

birdenbire taşkın bir sevinç.

Kitapları karıştırırken bakarım,

dün içinde türlü güzellikler bulduğum,

oldukça coştuğum bir yer,

bugün bir şey demez olmuş bana.

Eviririm, çeviririm, orasını burasını okurum...

Nafile!

O sayfalar boşalmış,

yabancılaşmıştır artık benim için.

Kendi yazılarımda bile her zaman,

ilk duyduğum düşündüğüm şeyleri bulamam.

“Burada ne demek istemişim acaba?” derim;

değiştiririm çok kez ve

yitirdiğim ilk anlamın yerine

ondan değersiz bir yenisini koyduğum olur.

Aynı yolda bir gider bir gelirim:

Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni;

bir o yana, bir bu yana yalpalıyor, gelişigüzel.“


Bugün karşıma çıkan bu satırlarda,

içinde kendimi bulduğum

ve yalnız hissetmediğim harika bir anlatımla karşılaştım.

Montaigne’in Denemeler kitabından kendine olan yolculuğu,

acılarını ve bunlar karşısındaki duruşunu çok güzel anlatmış.

Tam bir hayat dersi niteliğinde, başucu kitabı.

Başımıza gelen olaylar karşısında ya da ilişki kırılmalarında

en güzel yapılan şey, karşı tarafı suçlamaktır.

Çok az kişi kendisine dönüp

“Acaba ben mi hatalıyım?” der.

O yıllarda Montaigne altı yaşına kadar

çok rahat ve tamamen istekleri doğrultusunda eğitim almış.

Okula başladığında ise, ezberinin iyi olmaması ve

baskıcı eğitim düzeni onu rahatsız etmiş.

Buna rağmen ailesi,

Alman eğitmenler tarafından iyi bir eğitim aldırmış, onu yönlendirmişti.

Bir bilgiyi ezberlemenin, o kişiyi bilgili yapmadığını;

o kişinin sadece hafızasının iyi olduğunu savunmuştu.

Kendisinin ezber sorununu da lehine bir özellik olarak görmüş,

tek bir düşüncenin peşinden koşmadığını

ve yeni arayışlarla kendisini geliştirdiğini dile getirmişti.

Sadece ezbere yaşayan insanları düşününce,

ne kadar doğru bir tespit!

Körü körüne dayatılanlara razı olmak

ve beynini kullanmamaktı ezbercilik.

yüzyılda yaşamış ama bugünün öngörülerine sahip;

yaşadığı acıları ders niteliğinde görmüş,

merhametini kendi inançları ve idolleri yüzünden

başka hayatları yok eden kişilerden men etmişti.

Bunlardan yola çıkarak…

İçindeki insan sevgisi bile adaletli bir duruş sergilemiş.

Özgürlükten ve dayanışmadan yana olmuş bir öğreticiyi tanıdım.

İnsan önce kendisini tanıyıp,

artıları eksileriyle kabul etmeli;

önceliklerinde bile kendisi olmalı!

Başkalarını terbiye etmeden, ilk kendini etmeli.

Yani insanın bütün yolları önce kendisine çıkmalı.

O zaman hayat daha yaşanabilir hale gelebilir.

Çünkü sorun sende değil, bende!


Sevgiyle kalın,

Belgin Baykal


3 Ocak 2021 Pazar

Ben Böyle İstiyorum















Her geçen gün, ekonomik özgürlük ve bireysel 

yaşam insanları bencilce bir yolculuğa çıkarttı.


Birçoğu, kendisine kurduğu dünyada; onu idare edecek,

sevecek, arkasını toparlayacak, borçlarını ödeyecek, 

sadece sevecek birisini arıyor.


Fakat kendisini bunlardan muaf tutuyor.


Çünkü her yönden kendisini iyi durumda ve sevilmeye

değer hissediyor ya da hissetmek istiyor.


Fakat beklentilerinin içinde kendisine şu soruyu sormuyor:


"Ben bunları isterken kendim ne durumdayım?

İsteklerim kendi yeteneklerimle örtüşüyor mu?"


“Hayatıma birisini istiyorum” ama diye başlıyor her şey…


“Zengin ve yakışıklı olmalı, kendisine özen göstermeli,

 temiz olmalı, spor yapmalı, fiziğine dikkat etmeli, 

romantik ve bonkör olmalı…”

Sayıyor da sayıyor.


Diğer taraftan bir erkek de başlıyor…


“Bir kere güzel olsun, zayıf olsun, güzel giyinsin,

 güler yüzlü olsun, tasarruflu olsun, iyi yemek yapsın,

 temiz olsun, düzenli olsun, trip yapmasın, 

gelsin evimi toparlasın…” gibi gibi.


Öncelikle kendimize sormamız gereken soru şu:

“Neden bana çok emek vermeli, özelliğim nedir?”


Benim hiçbir şey yapmak istememem ne kadar doğru?

Kimse hiçbir şey yapmak istemezse ilişkiler nasıl yürür?


Hiçbir çabanız olmazsa, karşı taraf sizi neden idare etsin?


Çok güzel olabilirsiniz…

Unutmayın ki yalıda oturanlar bile bir süre 

sonra denize bakmamaya başlıyor.


Çok zengin olabilirsiniz…

Sadece paranıza güvenip kendinizden hiçbir şey vermezseniz,

bir süre sonra paranız ısıtmayacak o evi.

Soğuk bir mutsuzluk yerleşecek her köşesine.


Çok güvendiğiniz şeyler bir gün elinizden gidebilir.

Geride sizi “siz” yapan özellikler kalmalı.


Sürekli kendinizi yenileyin, farklı olun.


Bir ilişkide üzerinize düşenleri siz yapın;

karşı taraf yapmazsa bile içiniz rahat olur.


Bir gün sizi suçlamaya kalktıkları zaman

dimdik karşılarında durabilecek gücünüz olur.


“Ben böyle istiyorum, kendi bilir, o kaybeder, canı isterse…”

gibi sözler, uzun süreli ilişkileri asla temsil etmez.


Hiç kimse vazgeçilmez değildir!


Doğanın bile bir dengesi varken,

ilişkilerin dengesini bozmayın.


Hayatı güzel yaşamak istiyorsanız;

sevin, mutlu edin, yardım edin,

kendinize dikkat edin,

güzel yaşlanmaya çalışın,

çalışkan olun,

hobilerinize yer verin.

O zaman isteklerinizde haklı olabilirsiniz.


Yeni yılınız kutlu olsun.


Maskesiz günlerde buluşmak dileğiyle…


Belgin BAYKAL

Beklentinin Sessiz Yükü

Beklentiyi yok saymak kolay bir öğüt. Ama insan en çok, değer verdiklerinden bir şey bekler. Bu duygu emek verdiğin yerde doğar. Bir bağın...