Bu Blogda Ara

29 Eylül 2015 Salı

Mezun Olduk… Ya Sonra?









Mezun Olduk… Ya Sonra?

Okullar yine açıldı, büyük bir telaş başladı.
Çocuklarımız adam olacak ya, hemen okula gönderiyoruz.
Sonra da bütün başarıyı notlara yüklüyoruz.
Öğretmenini, arkadaşlarını, neler öğrendiğini sormuyoruz.
Yeter ki dersleri iyi olsun, yüzümüzü kara çıkarmasın!

Sınavdan sınava koşturuyoruz.
Her gün düşünüyoruz: “Bu çocukların hali ne olacak?”

Yıllar geçiyor...
Yüklü paralarla çocuklarımızı özel üniversitelere gönderiyoruz.
Mezun olacak derken zaman akıp gidiyor.
Ve sonunda "meslek sahibi" oluyorlar:
Doktor, mühendis, avukat, eczacı…

Peki sonra?

Şimdi sıra geldi iş bulmaya...
Eşe dosta haber salıyoruz, CV’ler hazırlanıyor.
Ve bekliyoruz.
Aylar geçiyor...

Ama artık zaman değişti!
Bugün, dün gibi değil.
Hiçbirimiz “özel” değiliz artık.
Bir zamanlar kıymetli olan meslekler çoğaldı.
Başarıdan çok para konuşur oldu.
Ve iş bulmak zorlaştı.

Fark yaratmak şart oldu.
Yurtdışı deneyimi, yabancı dil, yüksek lisans...
Ama bunlar bile yeterli değil artık.
Hepsi sadece özgeçmiş süsü.

Bir şirkete mühendis alınacak.
500 kişi başvurmuş.
Hepsinin eğitimi benzer.
Peki sizi neden seçsinler?

Belki de perdeyi aralayarak yeni bir yol açmak gerekir.
Sadece ezberleri değil, kişisel özellikleri de öne çıkarmak gerekir.
Saygı, iletişim, özgüven, duruş ve nezaket…
Diplomanızdan önce fark edilen şeyler bunlardır.
Ve işte tam da bu yüzden,
Bugünün dünyasında sadece eğitim değil, kişilik ve duruş belirleyici olur.
Diplomanın yanına bu değerleri koymazsanız,
Unvanınızla oradan oraya savrulursunuz.
Çünkü mesleğiniz değil, insanlığınız fark yaratır.
Sizi öne geçirecek olan o “önemsiz görülen” değerlerdir.

Şimdi durun ve düşünün:
Çocuğunuza kazandırmanız gereken şey sadece diploma mı?
Yoksa saygıdeğer bir kişilik mi?

Kariyer yolculuğunda öne geçmek istiyorsanız; 
önce kişiliğiniz, sonra duruşunuz konuşur.


Sevgilerimle,

Belgin BAYKAL

30 Temmuz 2013 Salı

Brad Pitt’in Gibi Olamadınız mı?







    Brad Pitt’in Karısı Hakkında Söyledikleri:

    "Karım hastaydı. Sürekli gergindi.
    Kişisel sorunlar, işi, çocuklarla ilgili endişeler onu yormuştu.
    14 kilo verdi, 40 kiloya düştü.
    Zayıftı, sürekli ağlıyordu, mutsuzdu.
    Baş ağrıları, kalp ağrıları vardı.
    Uyku düzeni bozulmuştu.
    Çok yorgun olduğunda kısa süreli uyuyabiliyordu.
    Güzelliğini önemsememeye başladı.
    Film tekliflerini reddetti.
    Kendine bakmıyordu.
    İlişkimiz kopma noktasına gelmişti.
    Ben de umudumu kaybetmiştim.

    Ama sonra bir karar verdim.
    Onunla ilgilenmeye başladım.
    Yanında uyudum, sarıldım.
    Birlikte duş aldık, çiçekler verdim.
    Övdüm, sevdim, mutlu etmeye çalıştım.
    Sadece onun için yaşamaya başladım.
    Basınla sadece ben konuştum, yükünü hafiflettim.
    Ortak arkadaşlarımızın yanında hep onu övdüm.

    Ve mucize oldu...
    Yüzü gülmeye başladı.
    Kilo aldı.
    Sakinleşti.
    Beni yeniden sevdi.

    O zaman anladım:
    Kadın, erkeğinin yansımasıdır.
    Bir erkek kadını sevgiyle sararsa, kadın yeniden doğar."

    Bu sözleri okuduğumda bir kez daha emin oldum:

    Sevmediğiniz sürece, sevilemezsiniz.
    Emek vermediğiniz sürece, mutlu olamazsınız.

    Her ilişkide zor dönemler olur.
    İnsan bazen içine kapanır, susar, yorulur.
    Ama hemen vazgeçmek çözüm değildir.

    "Değişti" demek kolay.
    Peki neden değiştiğini hiç sordunuz mu?

    Ona kendini kadın gibi hissettirdiniz mi?
    Yanında olduğunuzu gösterdiniz mi?
    Sadece “çocuklarımın annesi” mi dediniz?
    Yoksa hayat arkadaşım diyebildiniz mi?

    İlgisizlik, evliliği de, mutluluğu da yavaşça yok eder.
    Unutmayın: Mutluluk size gelmez, emeğinize gelir.
    Hiç kimse sizi sürekli mutlu etmek zorunda değil.
    Ama sizin davranışlarınız, o mutluluğu büyütür.

    Şimdi sıra sizde.
    Kendiniz ve sevdikleriniz için bir şeyler yapın.
    Çünkü mutluluk herkesin hakkı.
    Ve hakkınıza sahip çıkın.

    Brad Pitt bunu başarabildiyse,
    Biz neden yapamayalım?

    Sevgilerimle,

    Belgin BAYKAL

Para ve Hayat








"İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı? 
Bu, insana bağlı."
— Özdemir Asaf

Bu söz, her şeyi anlatıyor.
Günümüzde para, insanların çoğu için hayatın 
merkezine oturmuş durumda.
Bazıları para için her şeyini satıyor: değerlerini, 
sevgisini, vicdanını...
Ama yine de mutlu olamıyorlar.

Gerçek mutluluğu, hep bir sonraki hedefte arıyorlar:
"Şu makama gelirsem her şey düzelecek."
"Şu borcu kapatırsam rahatlayacağım."
"Şu arabayı alırsam, şu evi..."

Ama sonunda elde kalan yine mutsuzluk oluyor.

Hayat sadece sahip olduklarımızla anlamlı değildir.
Elimizdekilerle de mutlu olmayı öğrenmeliyiz.
İnsanlara bakarken, onların bize maddi değil, 
insani değer katıp katmadığına odaklanalım.

Daha az kazanın ama daha çok yaşayın.
Hayatı kaçırmayın.

Lüks yerlerde yemek yemeseniz de olur.
Telefonunuz sadece iş görsün yeter.
Arabanız sizi bir yerden bir yere götürsün, fazlası değil.

Hobiler edinin, bedeninize ve ruhunuza yatırım yapın.
Sizi aşağı çeken insanlardan uzak durun.
Az ama kaliteli insanlarla çevrelenin.

Kendinizi ihmal etmeyin.
Biraz hareket, biraz spor yaşlanacağınız günler için ön hazırlıktır.
Dua etmeyi unutmayın, kalpten edilen dua ruhun ilacıdır.

Hayat kısa.
Gerçekten değerli olanı fark edin.

Sevgilerimle,

Belgin BAYKAL

Geleceğin Suçlusunu Yetiştirmek!










Üstün Dökmen der ki; geleceğin suçlusunu yetiştirmenin 8 basit kuralı vardır:

Küçükken ne isterse ver! Ki, herkesin onun geçimini
sağlamakla yükümlü olduğuna inansın.

Fena sözler söylediğinde gül! Ki, kendini zeki sansın.

Ona düşünmeyi öğretme! Bırak, 18’inde kendi karar versin.

Yere bıraktığı her şeyi sen topla! Ki, sorumluluk hep başkasına ait olsun.

Onun önünde sık sık kavga et! Ki, bir gün aile dağılırsa şaşırmasın.

Harçlık verme konusunda cömert ol! Ki, kendi parasını kazanmanın
ne olduğunu bilmesin.

Her arzusunu yerine getir! Ki, hayat hep isteklerini sunsun sansın.

Her zaman onun tarafında ol! Ki, otoriteye karşı saygısızlık geliştirsin.

Ve sonra… günün birinde başına bir bela gelirse, 
kendine şu sözleri söylemeyi unutma:

“Onu felakete hazırladım ama hiç değilse iyi niyetliydim!”

Gerçekten düşündürücü, değil mi?

Üstün Dökmen’in bu tespitleri yalnızca çocuklara değil, 
biz ebeveynlere de güçlü bir ayna tutuyor.
Ne çok hata yapıyoruz fark etmeden…

Çocuklarımız için "en iyisini" istediğimizi söylerken, 
aslında onların hayatla olan bağlarını gevşetiyoruz.
Her şeye kolay ulaşan, her dediği yapılan çocuklar ileride 
nasıl mücadele edecek?

Hayatlarını biz olmadan sürdürebilmeleri gerektiğini hiç hatırlatıyor muyuz?

Kendi çocukluğumuzu hatırlayın…
Kaşla gözle yönetildiğimiz zamanları.
Etimizle kemiğimizle öğretmene teslim edildiğimiz, 
eğitime saygının kutsal olduğu yılları.
Paylaşmanın, azla yetinmenin öğretildiği kalabalık evleri.

Bu şartlarda büyüdük ve güçlendik.
Bugünün çocuklarıysa yalnızlıkla, konforla, doyumla boğuluyor.

Biz çocuklarımız için her şeyi üstlenirken, onların mücadele ruhunu çalıyoruz.

Unutmayın:
Kazanmadan elde edilen şey, değerini bilmeyene yük olur.
Geleceğin suçlusu değil, geleceğin sorumluluk sahibi insanını 
yetiştirmek bizim elimizde.

Sevgiyle kalın,

Belgin BAYKAL

Bazen Aptal Olmak Gerek!












Son zamanlarda en sık duyduğum cümle şu:
“Keşke biraz aptal olsaydım, başka bir şey istemezdim.”
“Her şeyin farkında olmak beni çok yoruyor.”
Bu sözleri söylerken aslında insanlar zeki olduklarını ima ediyorlar.
Ama zeka ve akıl neye göre ölçülür?
Kimin kriterine göre akıllıyız ya da zekiyiz?
Eğer zihniniz bu kadar yorgunsa… Aptal olun!
Her şeye “Ben biliyorum, seni anladım” diye atlamayın.
Refleks haline gelen bu çıkışlar sizi bitirir.
İnsanlar bir şey yaparken sizi aptal yerine koymuyor.
Onlar sadece kendilerince davranıyor.
Siz de aynı şekilde davranmıyor musunuz?
Çoğumuz, bir işimiz düşünce insanları arar, yazışır, görüşürüz.
Hem onlar bilir, hem biz biliriz bunu.
Ama yine de yaparız. Çünkü iletişim şeklimiz budur.
Birinin yalanlarını dinlersiniz;
Belki inanmazsınız, ama yüzüne vurursanız daha 
büyük bir yalanla dönme ihtimali yüksektir.
Hem siz üzülürsünüz, hem karşınızdaki.
Charles de Montesquieu ne güzel demiş:
“Hayatta başarılı olmak için akılsız görünmeli, ama akıllı olmalıyız.”
Aklınız sizi vezir de eder, rezil de…
Nasıl kullandığınıza bağlı.
Ne “Ben her şeyi anlarım” diye parlayın,
Ne de “O anlamaz zaten” diye alttan alın.
Aklınız, davranışlarınızda belli olur; kendinizi zeki sanmanızda değil.
Siz beni anladınız… 😉

Sevgiyle kalın,
Belgin BAYKAL

Birisini Eleştirmeden Önce!











“İnsanın insana yaptığını kimse yapmaz” derler ya…

Yapar! En büyüğünü insan kendine yapar.


Başımıza gelen her olayda başkalarını suçlarız.

Ama yanlışımız tam da burada başlar.


Seçimlerimiz ve kendimize sunduğumuz yaşamlar,

bizim hak ettiklerimizdir.


Doğru bildiğimiz birçok şeyin gerçekten doğru olup olmadığını

sorgulamaya başladığımızda, içimizde bir karışıklık başlar.


Kendimizden emin olamadığımız her durumda,

başkalarıyla paylaşırız bu endişemizi.

İşte asıl hikâye böyle başlar.


Kızılderili atasözü der ki:

“Birini yargılamadan önce onun ayakkabılarını giyip yürümen gerekir.”


Karşı tarafın ne yaşadığını bilmeden eleştirmek,

sizi iyi bir insan olmaktan uzaklaştırır.


Hindistan’da çok ünlü bir ressam varmış…

Herkes onun eserlerini kusursuz bulurmuş.

Ona “Ranga Guru” derlermiş.


Onun yetiştirdiği bir öğrenci olan Raciçi,

eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak

Ranga Guru’ya götürmüş.

Ondan değerlendirme istemiş.


Ranga Guru demiş ki:

“Artık sen de ressamsın Raciçi.

Senin resmini halk değerlendirecek.”


Ondan resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini,

ve yanına bir kırmızı kalem bırakmasını istemiş.

“Beğenmedikleri yerlere çarpı koysunlar,” demiş.


Raciçi denileni yapmış.

Birkaç gün sonra resmine baktığında,

tüm resim çarpılarla doluymuş. Hemen hemen görünmüyormuş.


Çok üzülmüş, emeği bir kırmızı duvara dönmüş sanki.

Resmi alıp Ranga Guru’ya götürmüş.

Üzgün olduğunu söylemiş.


Ranga Guru ise:

“Üzülme. Yeniden yap aynı resmi,” demiş.


Raciçi tekrar çalışmış, aynı resmi yeniden yapmış.

Ranga Guru bu defa aynı meydanda,

bu kez resmin yanına bir palet dolusu boya,

birkaç fırça ve şu notu bırakmasını istemiş:


“Beğenmediğiniz yerleri düzeltin.”


Raciçi yeniden denileni yapmış.

Birkaç gün sonra gittiğinde,

resmine kimsenin dokunmadığını görmüş.

Fırçalar ve boyalar olduğu gibi duruyormuş.

Çok mutlu olmuş ve sevinçle Ranga Guru’ya gitmiş.


Ranga Guru gülümseyerek demiş ki:

“Sevgili Raciçi, birinci durumda,

insanlara eleştirme fırsatı verildiğinde

ne kadar acımasız olduklarını gördün.


Hayatında resim yapmamış insanlar bile

senin emeğini karaladı.


İkinci durumda ise, onlardan yapıcı olmalarını istedin.

Fakat kimse bilmediği bir işi düzeltmeye kalkmadı.

Çünkü yapıcı olmak, eğitim gerektirir.


Usta olmak yetmez, bilge de olmalısın.

Emeğini bilmeyenlere sunma,

bilmediği konuda konuşanla tartışma.”


Sizi tanımayan, ne yaşadığınızı bilmeyen insanlarla

derin fikir alışverişi yapmayın.


Yaptığınız işten emin olun ve doğru yapın.

Tereddütlerinizi sizin gibi yaşamış,

ve yorumlarına güvendiğiniz kişilerle paylaşın.


Hatalarınız, sizin çabanızın göstergesidir.

Hiç hata yapmayan insan, aslında hiç yaşamamıştır.


Başkalarına sizi yargılama hakkı vermeyin.

Sizin hayatınız, sizin hatalarınız.


Önce kendiniz hesap verin,

sonra ödülünüz de cezanız da sizden olsun.


Ve şunu unutmayın:

İnsanoğlu, yükselen ve takdir edilen insanı kolay sevmez.


Çoğu, onun düşmesini bekler.

Kimseye hatalarınızın sevincini yaşatmayın.


Sevgilerimle,


Belgin BAYKAL


Çocuklarımız Ne durumda?












Afrika’da görev yapan bir antropolog, 
bir kabilenin çocuklarına oyun teklif eder.

Ağacın altına meyveler koyar ve “İlk ulaşan hepsini alır” der.

Ancak çocuklar el ele tutuşarak birlikte koşar ve 
meyveleri paylaşarak yerler.

Şaşıran antropolog nedenini sorunca şu yanıtı alır:
“Bu Ubuntu’dur. Diğerleri üzgünken ben nasıl mutlu olabilirim?”

Ubuntu, “Ben, biz olduğumuz için Ben’im” demekmiş.

Bir Afrika kabilesinin bu derin paylaşım ve birlik duygusu, 
bizlere utandıracak kadar güçlü bir farkındalık sunuyor.

Kendi çocuklarımıza baktığımızda, ne yazık ki bambaşka 
bir tablo ortaya çıkıyor.

Onları hayatın merkezine koyuyor, her şeyin en iyisini sunmaya çalışıyoruz.
Ama çoğu zaman atladığımız bir şey var: 
Değer bilmeyi ve paylaşmayı öğretmiyoruz.

Onlar mutlu olsun diye kendi mutluluğumuzu feda ediyor, 
sonra da bunun kıymetini bilmelerini bekliyoruz.

Yaptıklarımızı söylemesek de içten içe minnet duymalarını istiyoruz.

Ama unuttuğumuz şey şu: Tüm bunları biz istedik. 
Ve çocuklar büyüdüğünde şu cümleler geliyor:
“Ben mi istedim?”, “Keşke yapmasaydınız!”, 
“Kendiniz için yaptınız…”

Ve bu sözler çoğu zaman doğru oluyor.

Bizse, iyi okul, iyi meslek ve yüksek başarı peşinde koşarken,
çocukluklarını, sosyal becerilerini ve paylaşmayı ihmal ediyoruz.

Ders çalış, ben sana ne istersen alırım diyerek şartlı sevgiler sunuyoruz.

Böylece paylaşım yerine, rekabeti öğretiyoruz.

Sonra da empati sahibi, düşünceli, sevgi dolu bireyler olmalarını bekliyoruz.

Ama unutuyoruz: Onlara vereceğimiz en büyük hediye, 
mutlu bireyler olmalarını sağlamak.

Bu da önce bizim mutlu olmamızla mümkün.

Çünkü mutlu ebeveyn, mutlu çocuk yetiştirir.

Ve belki de en önemli soru şu:
Ben çocuk olsaydım, nasıl bir anne-baba isterdim?

Afrika’da Ubuntu, bizde avuntu olmasın…

Sevgiyle kalın,

Belgin BAYKAL


Beklentinin Sessiz Yükü

Beklentiyi yok saymak kolay bir öğüt. Ama insan en çok, değer verdiklerinden bir şey bekler. Bu duygu emek verdiğin yerde doğar. Bir bağın...