Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2013 Salı

Kartallar Yüksek Uçar!









    Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanlardandır.
    Bazıları 70 yıl kadar yaşar.

    Ama bu uzun ömür için, 40 yaşına geldiğinde çok zor 
    bir karar vermesi gerekir.
    Çünkü bu yaşta pençeleri sertleşir, esnekliğini kaybeder.
    Avlarını tutamaz hale gelir.

    Gagası uzar, göğsüne doğru kıvrılır.
    Kanatları ağırlaşır, tüyleri kalınlaşır.
    Artık uçmak bile ona yük olur.

    Ve önünde iki yol vardır:
    — Ya ölümü kabul edecektir.
    — Ya da yeniden doğuşun acı dolu sürecine katlanacaktır.

    Bu yeniden doğuş, tam 150 gün sürer.

    Kartal, bir dağın zirvesine uçar.
    Uçmaya gerek kalmayacak kadar yüksek bir yerde, 
    güvenli yuvasına çekilir.

    Orada gagasını kayaya vura vura kırar.
    Gagası düştükten sonra sabırla yenisinin çıkmasını bekler.

    Yeni gagasıyla pençelerini söker.
    Yeni pençeleri çıktığında ise, kartlaşmış tüylerini 
    tek tek yolmaya başlar.

    Ve beş ay sonra…
    Kartal yeniden doğar.
    Yirmi yıl daha yaşamasını sağlayacak o güçlü uçuşa hazırdır artık.

    Bu hikâyeyi okumadan önce kartalı, doğuştan güçlü bir kuş sanırdım.
    Meğer onun asıl gücü; geçirdiği dönüşümde, 
    sabrında ve acıya katlanma iradesindeymiş.

    Bizdeyse, “Ben oldum!” egosu, daha hiçbir şey olmadan ortaya çıkar.
    Hiç emek vermeden kartal gibi gezilir.
    Bakışlar hep yukarıdan atılır ama içi boştur.
    Görüntü var, ama yürek yok.

    Özgürlüğüne, gücüne, karizmasına özenirler,
    ama o karizmanın nasıl kazanıldığını umursamazlar.
    Geçtiği yollar, verdiği mücadele hep göz ardı edilir.
    Çünkü herkes kartal gibi görünmek ister,
    ama kartal olmanın bedelini ödemek istemez.

    Unutmayın!
    Gerçek kartallar yüksek uçar.
    Sahte olanlarsa bir süre uçar, sonra hızla yere çakılır.

    Çünkü kartal olmadan kartal gibi yaşamaya çalışırlar.

    Eğer gerçek bir kartal olmak istiyorsanız:

    Başarılı insan “Yardım edeyim” der.
    Başarısız “Bu benim işim değil.”

    Başarılı, her soruna çözüm arar.
    Başarısız, her çözümde sorun bulur.

    Başarılı, zorlukta fırsat görür.
    Başarısız, fırsatta bile zorluk arar.

    Başarılı “Zor olabilir ama imkânsız değil” der.
    Başarısız “Mümkün olabilir ama çok zor” der.

    Başarılı insanın bir planı;
    Başarısızın ise bir mazereti vardır.

    Sevgilerimle,

    Belgin BAYKAL

    Kınalı Ali





    Üst Teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor 

    bir taraftan onlarla laflıyordu.

    Nerelisin? Gibi, sorular soruyordu.

    Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü.


    “Adın ne senin evladım? …”

    “Ali…”

    “Nerelisin? ”

    “Tokat Zile komutanım”

    “Peki evladım bu kafanın hali ne? ”

    “Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım…”

    “Neden?”

    “Bilmiyorum komutanım…”

    “Peki! Gidebilirsin Kınalı Ali”

    O günden sonra herkes ona “Kınalı Ali” der ve 

    kafasındaki kınayla dalga geçerler..

    Ama kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla 

    tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır Ali.

    Bir gün ailesine mektup yazmak için arkadaşlarını çağırır. 

    Çünkü okuma yazması yoktur Ali’nin.

    Hep beraber başlarlar yazmaya.

    Ali söyler, arkadaşları yazar:

    “Sevgili anne babacım, ellerinizden öperim. Ben burada çok 

    iyiyim, beni merak etmeyin…”

    Kız kardeşini ve kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar.

    Köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır.

    Kendilerini merak etmemesini, onlar var oldukça düşmanın 

    bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.

    Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının 

    sonuna anasına not düşer

    (Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi 

    daha vardır)

    “Anacığım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve

    arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler.

    Sakın kardeşim

    Ahmet’e de yakma! Onla da dalga geçmesinler! Ellerinden 

    öptüm…”

    Aradan zaman geçer. İngilizler kesin netice almak için tüm 

    güçleriyle Gelibolu’ya yüklenirler.

    Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşerler.

    Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli

    olmamıştır.

    Gelibolu düşmek üzeredir.

    Kınalı Ali’nin komutanı da olayı görüp yerinde duramaz.

    Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildir.

    Onlar yeni gelmiştir.

    Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun 

    fazlasıyla önemini anlayan Kınalı Ali ve arkadaşları, 

    komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini 

    söylerler.

    Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz 

    gönderir.

    Kınalı Ali’nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit 

    olmuştur.

    Aradan zaman geçer. Kınalı Ali’nin ailesine yazdığı 

    mektubun yanıtı gelir.

    Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp 

    okumaya karar verirler.

    (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi’nde sergilenmektedir.)

    Babası anlatır Ali’nin: “Oğlum Ali

    nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim selam ederim.

    Öküzü sattık paranın yarısını sana,

    yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz.

    Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten.

    Artık Zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için 

    yorulmuyorum da.

    “Siz sakın bizi merak etmeyin, bizi

    düşünmeyin” der, köyü, akrabalarını anlatır ve mektubu

    bitirir.

     “Ali ananın da sana diyeceği bir şey var…”

    “Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler, 

    kardeşime de yakma demişsin.

    Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle 

    seninle dalga geçmesinler. Biz de üç şeye kına yakarlar:

    1- Gelinlik kıza; gitsin ailesine, çocuklarına kurban

    olsun diye…

    2- Kurbanlık koça; Allah’a kurban olsun diye…

    3- Askere giden yiğitlerimize; vatana kurban olsunlar

    diye…

    Gözlerinden öper selam ederim. Allah’a emanet olun…”

    Mektubu okuyan Ali’nin komutanı ve diğerleri hıçkıra

    hıçkıra ağlamaya başlarlar…


    Sözün bittiği yerdedirler…


    “Çanakkale geçilmez” bu uğur uğruna verilen canlar, dökülen 

    kanlar tüm analar tarafından helal edilmiştir. Ama terör için 

    aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

    Hiçbir ana, karnında dokuz ay taşıdığı yavrusunu, her gün 

    gözünün içine baka baka büyüttüğü kuzusunu, hain 

    saldırılarla koca bir hiç uğruna kaybetmeyi kabullenemez.

    Bu acıyı dindirecek ne para! ne de manevi destek olabilir.

    Artık,

    “Terörü lanetliyoruz, içimiz yanıyor” diyen büyüklerimizin yangınına

    samimiyetle bakamıyorum.


    Bir sabah uyandıklarında,

    ucuz bir terör saldırısında kendi çocuklarını kaybettiklerini düşünsünler.

    Doğumundan bugüne kadar yaşadığı her anı

    gözlerinin önünden geçirsinler.

    Bu ağır kaybetme duygusunu yaşamadan bu acı gerçekten anlaşılmaz.

    Ve bu terör bitmez.


    Evladımı öldüren birine dostça elimi uzatamam,

    kusura bakmasın kimse.


    İçinde öfke ve kini dinmemiş biri, her zaman potansiyel bir katildir.

    Bir gün, bir fırsat bulduğunda intikamını mutlaka alır.

    Bu yüzden barış yaklaşımı herkese uygun değildir.

    Evlat acısından, en yakının acısından söz ediyoruz.

    Telafisi olmayan acılardan...


    Olaylara daha akılcı ve sağduyulu bakmak gerekir.


    Bu dünya, hep söylediğimiz gibi geçici.

    Ama hayatlarının baharında, bir sürü hayalle toprağa verilen şehitlerimiz…

    Onlar yarım kaldılar.

    Kimisi yeni doğmuş çocuğunu göremedi.

    Kimisi nişanlısını, kimisi annesini,

    kimisi tüm sevdiklerini gözyaşlarıyla arkada bıraktı.


    Her şeyin bir vebali vardır.

    Ve bazı veballerin ödemesi çok ağırdır.


    Bu acılara sebep olan herkesin,

    Allah yardımcısı olsun.


    Belgin BAYKAL

    Paspas Altındaki Anahtar Olma!











      Geçen gün gözüme bu cümle çarptı ve üzerinde yazı yazacak kadar düşündüm.

      "Anahtar gibi sadece kaybolduğunda aranan biri olmak istemiyorsan;

       'nasıl olsa paspasın altındadır' rahatlığını vermeyeceksin kimseye…"

      İnsan doğası gerçekten çok nankör…

      Amacına ulaşmak için verdiği çabayı, daha sonrasında verme ihtiyacında bile hissetmiyor…

      Ama hep bekliyor! Arasın, sorsun, değer versin, sevsin, gelsin, gitsin vs.

      İş vermeye geldiği zaman, kendisini daha kıymetli görüyor ve gerek duymuyor.

      Çünkü karşısındakini “paspasın altına bırakılmış anahtar” gibi görüyor.

      Her zaman emrine amade ve orada!

      Karşı tarafa bu güveni de maalesef paspas altında

      hep hazır bulunan “Anahtar” veriyor yani bizler.

      Çünkü hep orada, aranıldığında bulunacak yerde.

      Hiçbir zaman kaybolmamış ve ev sahibine sadık kalmış. 

      Yerini beğenen begonya çiçeği gibi…

      Peki! Bunun doğrusu nedir?

      İnsan hayatında güvenilir ve sağlam olmak, değer görmemek mi demektir!

      Her zaman karşı tarafa kaybolma hissi vermek, ilişkiyi güvensiz hale getirmez mi?

      Neden bu tarz ilişkilere hep strateji gerekir?

      Neden insanlar düzgün giden ilişkilerden hoşlanmazlar?

      İçlerinden hep yıpratıcı ve yorucu ilişkileri tercih ederler.

      Monotonluk mu? Yoksa huzur mudur insanı dağıtan? 

      Her şey güzel giderken iki taraftan birine çok gelir bazı şeyler.

      Harcayacak bir şey arar ve en çabuk aklına gelen paspasın altındaki anahtardır.

      Bilir ki! O her aradığında yanında olmuştur. Ona gidecek güvensizliği vermemiştir.

      O zaman değersizliği de hak etmiştir.

      Hayatında her daim yanında olmanın bedelini ödeyecektir.

      Ne kadar acımasızca kurulmuş düzen değil mi?

      Dengesizlik ve tutarsızlıklar üzerine.

      Yalanlarla dolanlarla, kendi kendini aldatan insanlarla…

      Geçen gün bir arkadaşımla uzun sohbet ettik. Uzun süreli çok güzel giden 

      ilişkisini sadece sıkıldığı için sonlandırmış. 

      Her yönden anlaştıklarını ballandıra ballandıra anlattı. 

      Anlatırken hem özlem hem pişmanlık hem de özgür olmanın mutluluğu vardı gözlerinde.

      Bu üç duyguyu yaşarken, sağlıklı bir ilişki yaşayamıyordu belli ki.

      Her şeyin çok güzel olduğunu, birlikte birçok ortak yönlerinin olduğunu ama bitmesi gerektiğini söyledi.

      Çünkü kendisini çok kıskaç altında hissetmiş.

      Sonuçta, ikisi de ilişki konusunda olgunlaşmış, 

      birer evlilik atlatmış ve aradıklarını gerçekten 

      birbirlerinde bulmuş kişilerdi bana göre.

      Aralarında bitmesini gerektiren hiçbir şey

      göremedim. Ama o kendisini bir türlü o mükemmel giden ilişkisine sığdıramamıştı.

      Hal böyle olunca; ister istemez düşünüyorsun…

      İnsanlara batan şey nedir diye?

      Neden bu hale geliyorlar?

      Gerçekten de rahat mı batıyor kişilere.

      “Aradığımı bulamıyorum” diye söylenip 

      gezerken, bulduklarında neden çabucak tüketiyorlar güzel olan şeyleri.

      İnsanın önce ne istediğini bilmesi! Sonra ilişki arayışına girmesi gerekir.

      Eğer kendilerini ilişki yaşayacak ya da yürütecek potansiyelde görmüyorlarsa,

      ilişkiden uzak durmalı ya da kendileri gibi olan kişilerle bir araya gelmeliler.

      “Paspas altında anahtar” olmak kötü bir şey değil. 

      Kötü olan, anahtarı her zaman aynı yerde

      bulanın ona gösteremediği sadakat ve özen olmalı…

      Siz siz olun! ilişkiyi oldurmaya çalışmayın. 

      Olmayan şey hiçbir zaman olmaz!

      Kendinizi değerli görün ve size rahatsızlık veren 

      her türlü ilişkiden kurtulun.

      İlişkiler iki kişiliktir müstakil değil, İki tarafında 

      özverisiyle yürür.

      Özverinin bittiği yerde, ilişki de biter.


      Sevgilerimle


      Belgin Baykal

      Haksız Kazanç Değil mi?







      Hepimizin hayallerinde rahat bir hayat sürmek yatar.

      Eziyetsiz ve kendi ihtiyaçlarımızı rahatça karşılayacak şekilde.

      Ama bundan daha fazlası bizi şaşırtabilir.

      Medyadan ve haberlerden takip ettiğim kadarıyla 

      gerçekten çok büyük rakamlarla anlaşmalar imzalanıyor.

      Bu eşitsizliklere tepki vermemek elde değil.

      Bir futbol transferi gerçekleştiriliyor, kulübün
       
      bütçesinin büyük bir kısmı oyuncuya aktarılıyor.

      Dizi, film ya da reklam filmleri için yapılan anlaşmalarda

      başrol oyuncularına ödenen paralar nefes kesiyor.

      Peki! Neden? Bu kadar büyük paralar ödeniyor bu kişilere?

      Bu piyasayı kim bu hale getiriyor?

      Neye göre hesaplama yapılıyor ödemelerde?

      “Bu kadar rakam vermişler, biz iki katını verelim kaçırmayalım” 
      şeklinde mi planlanıyor?

      Müzayedeye mi açılıyor bu anlaşmalar acaba?

      Futboldaki başarılı bir oyuncuyu düşünün; 

      mahallesinde top koştururken hayalleri bu kadar büyük müydü sizce?

      Dizi ve film oyuncuları da aynı şekilde, 
      çok mağduriyet dolu günlerin arkasından 
      biranda hayatları hazmedilmesi zor bir şekilde değişiyor
      ve paralarını nereye harcayacaklarını şaşıracak duruma geliyorlar. 
      Kişiye verdiği zarar psikolojik ve egoya dayalı…
      Kuruma verdiği zarar ise maddi olarak yapılması
      gereken birçok projenin içinde yer alamamak olabilir.

      Bu üne kavuşanların hayatları medyada öyle bir dile getiriliyor ki 
      herkes futbolcu, oyuncu, manken olmanın peşine düşer oldu.


      Normal bir kurumda 20 sene üzeri hizmet etmiş kişiye ödenen
      kıdem tazminatı ile bir ev bile alamazken, 
      bu kişilere ödenen uçuk rakamlar gerçekten çok abartılı.
      Bu tamamen arz-talep ilişkisi…
      Sizin verdiğiniz rakamlar piyasayı hareketlendiriyor ve zorluyor.
      Herkes tutarlı bir duruş sergilese ve prensipli olsa 
      bu astronomik rakamlar dönmez ortada.
      Tüm dünya bu olaya teslim olmuş durumda.
      Milli piyangoda ya da diğer şans oyunlarında bir kişiye büyük ikramiyeyi kazandırmak gibi. 
      Oysa birçok paya bölünse ne çok insan faydalanabilir.

      Bu rakamı bugüne kadar bu seviyelere çıkartmasalardı, anlaşma piyasaları böyle olmayacaktı.

      Verdiğiniz makul rakamları kabul edeceklerdi.

      Ünlü evi, ünlü arabası, ünlü kıyafetleri diye bir trend oluştu.

      İnsanlar parasını ona göre harcamaya başladı.

      Gerçekten de bu uçuk rakamlar sadece bizim çenemizi
      yormakla kalmıyor, 
      çocuklarımızın da bakış açılarını değiştiriyor.

      O kadar zor şartlarda para kazanan insanlar
      başlarını sokacak bir ev alamazken, diğer tarafta şımarıkça limitsiz para 
      harcayan bu kişiler, lüks olan her şeye paralarını akıtıyorlar.
      Ama konu yardımlaşma olunca, oldukça cimrileşiyorlar.
      İşin ilginç tarafı; aldıkları paraları dibine kadar hak ettiklerini düşünüyorlar.
      Evet! “Emeksiz yemek olmaz” Tabii ki zor şartları ve fazla çalışmaları var.
      Ama karşılığı bu kadar çok olmamalı, diğer emek verenlere göre…
      İnsan olarak yeniliklere çok çabuk alışıyoruz. 
      Hayat standardımız yükseldikçe sanki hep 
      o hayatı yaşıyormuş gibi havaya giriyoruz.
      Ünlülerimiz de böyle oluyor işte. 
      Geçmişlerini çabuk unutuyorlar.
      "Acaba beni izleyen olur mu? 
      Ben de bir gün ünlü olabilir miyim?" şeklindeki hayalleri gerçekleşince, 
      doğuştan ünlü ya da zenginmiş havasına bürünüyorlar.

      Oturmuş ve kabullenilmiş bir sistemin değişmesi çok zordur. 
      Bu konuda üzerlerine düşen, toplumsal dayanışma projelerinin içerisinde fazlasıyla yer almak olmalı.

      Tıpkı dünün size zenginlik getirdiği gibi 

      yarının size ne getireceğini bilemezsiniz.

      Paranızı doğru işlerde kullanmanız dileğiyle…

      Belgin BAYKAL

      12 Ağustos 2012 Pazar

      Bir Yüreğin Şarkısı: Sezen Aksu





      Geçen akşam açık hava konserinde, 

      o minicik bedeninde koca bir yürekti Sezen AKSU.


      Hayranları ona “Sen kraliçesin, sen en büyüksün” derken, 

      onda büyük bir mahcubiyet vardı.


      “Anlamıyorum sizin bu sözlerinizi ve inanın çok utanıyorum” diyordu.


      Yıllardır sahnelerde, yere göğe sığdırılamamış ama 

      onun karakterine hiç yansımamıştı şanı, şöhreti… 


      Ne kadar “Yalnızlık” şarkısı yazsa da, 

      hissederek yazmadığı tek kısım dostluklarına dair olanı olmalıydı.


      Konserinde vazgeçemediği orkestrası, vokalleri ve tüm yardımcıları

      o kadar candan ve yürekten yanındalardı ki, bunu anlamamak mümkün değildi.


      Sezen Aksu olmak kolay değildi. Karşılıklı yapılan bir alışverişti aramızda…


      Tüm acıları en derinlerinde yaşarken üretmekten vazgeçmemiş, 

      bütün aşkların dile gelmiş haliydi o.


      Onun şarkılarıyla her duygumuzun akortlarını yaptık.


      Onunla sevindik, onunla üzüldük, onunla ağladık.


      Tek ezberleyebildiğim şarkılar onun şarkılarıydı.


      Bu da onun bir başka farkıydı işte.


      Her yaşadığım duyguyu kendime has sanırken, 

      Sezen o duygular üzerine şarkılar yapmıştı.


      Kaybolan yılları olsa da yaşanmamış duyguları yoktu anlaşılan.


      Ne kadar kabul etmese de bizim ve tüm aşk şarkılarının kraliçesidir o.



      Sussan olmuyor susmasan olmaz


      Dil dursa Hakim Bey tende can durmaz


      Yazsan olmuyor yazmasan olmaz


      Kaleme tedbir koma tek durmaz,


      (18 yıl önce Sezen Aksu yazmış bunun sözlerini ve yeni meşhur olmuş.


      Konserinde gülerek anlatıyor “ya ölseydim de göremeseydim bu günleri diye.” :)


      Sen çok yaşa Sezen…Yaşa ki hep üret…



      Sevgilerimle,

      Belgin BAYKAL


      12 Haziran 2012 Salı

      Eski Dostları Dinleyip Hüzünlenenlerden misiniz?






      Unutulmuş birer birer
      Eski dostlar, eski dostlar
      Ne bir selâm ne bir haber
      Eski dostlar, eski dostlar

      Bu şarkı başladığında…
      Bütün eller kilitlenir, bütün gözler buğulanır.
      Kalpte saklanan hatıralar birer birer su yüzüne çıkar.
      Dostu olmayanlar bile dostu varmış gibi hisseder o anda.
      Öyle sihirli bir şarkıdır.

      Hayatta her şeyin sahibi olabilirsiniz…
      Ama dostunuz yoksa, eksiksinizdir.
      Bir insanı hayatınızda tutamamışsanız, 

      ya da onun hayatında kalamamışsanız…

      İçinizde hep “yarım kalmış” bir şey olur.

      “Hiç dostum yok” diyenler çoğu zaman karşı tarafı suçlar:
      Beni anlamadı, beni hak etmedi…
      Ama işin gerçeği bu mudur?

      Gerçek bir dostluk için iki taraf da emek vermeli.
      İyi günde yanında olmak kolay…
      Peki ya kötü günde?
      Onun sevincine, acısına kalpten ortak olabildiniz mi?
      Sözleriniz, duruşunuz, bakışınız onunla birlikte miydi?

      Eğer dostunuzun başarısı sizi rahatsız ediyorsa,
      Sahip olduklarına imreniyor ve mutsuz oluyorsanız…
      O zaman kendinize dürüst olun:
      Dostluğu bilmiyorsunuz.

      Samimiyet bulaşıcıdır.
      Siz içtenseniz, o da olur.
      Ama içten değilseniz, gözleriniz sizi ele verir.
      Sevilip sevilmediğinizi, önemsenip önemsenmediğinizi…
      Bakan gözler söyler size.

      Unutmayın:
      Dost olamayanın dostu da olmaz.

      Vefa ve içtenlik, en temel iki değerdir.

      Kusurlarınız varsa, onları fark edin ve düzeltmeye çalışın.
      Geçmişi ayıplamak, insanı ileriye taşımaz.
      Dün yanlış yaptıysanız, bugün değişin.
      Önemli olan sabah çıktığınız yolda, akşam da yürümeye devam edebilmektir.

      Sevgiyle ve dostlukla kalın.
      Belgin BAYKAL

      17 Mayıs 2012 Perşembe

      Ne Zaman Emekli Olacağım?



      Emeklilik…
      Yıllardır çalışan herkesin bir gün ulaşmayı hayal ettiği o sihirli kavram.
      "Bir gün emekli olacağım" düşüncesiyle sabredilen yıllar,
      Ertelemeler, planlar, umutlar…

      "Hele bir emekli olayım" cümlesi,
      çalışanların dilinden düşmeyen ortak bir umut hedefi.
      Ben de bu konuda kendimi şanslı sayanlardanım.
      Genç yaşta iş hayatına atılmamın avantajını,
      erken emeklilikle görmüş biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum.

      Ama çevreme baktığımda…
      Aynı şansı herkes için söylemek mümkün değil.
      Birçok kişi geleceğini göremiyor.
      Herkeste ortak bir endişe var: "Nasıl olacak bu iş?"

      Motivasyon düşüklüğü almış başını gitmiş durumda.
      Çünkü alınan kararlar çoğunlukla masa başından,
      hayatın gerçeklerine dokunmadan alınıyor.

      "Avrupa’da böyle, Amerika’da şöyle…" diyerek yapılan düzenlemeler,
      Türkiye'nin kendine özgü yapısıyla hiç örtüşmüyor.
      Bizim çalışma şartlarımız, sosyal güvencemiz,
      emekli olunca yaşayacağımız hayat…
      Onlar gibi değil, olmadı da zaten.

      İnsanlara umut değil, belirsizlik veriliyor.

      “Ne zaman emekli olacaksın?” diye sorduğunuzda,
      yüzler ekşiyor, cevaplar kaçamaklaşıyor.
      "Sayamıyorum bile…" diyorlar.
      Çünkü 30 yaşında olan birisi için o tarih,
      sanki bir başka ömre aitmiş gibi görünüyor.

      Üstüne bir de 58-60 yaş sınırı ve 7000 gün prim şartı…
      Birçok insanın gözünde, bu tabloya bakınca,
      gelecek yerine belirsizlik, huzur yerine tükenmişlik beliriyor.

      Oysa bu konu sadece “maliyet” olarak görülmemeli.
      Bir insan, ömrünün büyük bir kısmını çalışarak geçiriyorsa,
      karşılığında hak ettiği dinlenmeyi de görebilmeli.

      Çözüm yok mu? Elbette var.
      İstenirse yaratılır.
      Vergilendirmede ayrı bir fon oluşturulur,
      “emekliliğe destek katkısı” gibi.
      İnsanlar neden ödediğini bilerek katkı sunar.
      Hem sistem ayakta kalır, hem insanlar umutla çalışır.

      Ama asıl ihtiyaç duyduğumuz şey:
      insanca bir sistem, insanca bir yaklaşım.

      Biraz daha empati.
      Biraz daha adalet.
      Ve en önemlisi, çalışanlara “değerli” olduklarını hissettirecek bir bakış açısı.

      Unutmayın, çalışanın motivasyonu, ülkenin geleceğidir.

      Ve lütfen…

      Hiçbir hayali, "Bir gün emekli olunca yaparım" diye ertelemeyin.
      İmkânınız varsa, bugün başlayın.
      Çünkü gerçekten geleceğin ne getireceğini kimse bilmiyor.

      Sevgiyle kalın,

      Belgin BAYKAL

      Beklentinin Sessiz Yükü

      Beklentiyi yok saymak kolay bir öğüt. Ama insan en çok, değer verdiklerinden bir şey bekler. Bu duygu emek verdiğin yerde doğar. Bir bağın...