Bu Blogda Ara

10 Haziran 2022 Cuma

Uzaylılar Geldi mi?






Yıllardır bir uzaylı hikayesinin içindeyiz sanki.

Kimileri UFO gördü, kimileri onlarla tanıştı.

Bazı ülkelerde bu sırlar devlet politikası gibi gizlendi.

Amerika’da bir TV programı vardı:

“İster inan, ister inanma.”

Gece yarısı yayınlanırdı.

Uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia eden insanlar,

gözyaşları içinde anlatırlardı başlarına gelenleri.

Ama işin tuhaf yanı, hiçbirini tam hatırlamazlardı.

Sadece büyük bir ışık,

gelen bir gemi

ve sonra karanlık...

Tıpkı bizim bir yerden başka bir aleme geçişimiz gibi.

Oraya gidiş kesin ama sonrası muamma.

Kimi sadece gidiş sanıyor,

belki de çoktan gittik,

buraya yeniden doğduk.

Zihin bir yere kadar dayanıyor bu düşüncelere.

Sonrası?

Deliliğe birkaç durak kala…

Fazla kurcalamak istemiyorum.

Bir yanda konforlu hayatına bile tahammül edemeyenler,

diğer yanda hayata tutunmaya çalışanlar…

İşte o anda düşündüm:

Gerçek uzaylılar biz değil miyiz zaten?

Dışarı çıktığımda

kendimi hep yabancıların arasında buluyorum.

Farklı dünyalar, farklı diller, farklı kafalar…

Kim kime uzaylı, belli değil.

Aynı gökyüzünü paylaşıyoruz belki,

ama ne kalbimizi,

ne de acılarımızı paylaşabiliyoruz.

Ve bence,

gemileri olan uzaylılar çoktan geldi.

Hatta yönetimdeler.

Siz hâlâ gelmelerini mi bekliyorsunuz?

Boşuna…

Çünkü biz birbirimize

zaten çoktan uzaylı olmuşuz.


Belgin Baykal











ChatGPT’ye sor


7 Mart 2022 Pazartesi

Hangi Ay Hangi Mevsimsiniz?

 









Mart’ın Aldatan Baharı

Dışarısı soğuk, puslu.
Aylardan Mart.
İçin umutla dolsa da,
O sana asla baharını yaşatmaz.

Ne kıştır ne bahar…
Kimlik bunalımı yaşar adeta.
Bir gün seni güneşiyle kandırır,
Ertesi gün kar olur, soğuk olur,
Üzer tüm açan çiçekleri.

Mart’a güven olmaz.
Ona kanan her canlı,
Kırılır bir kez daha.
Kandırıldığı için küser toprağa.
Ama Mart, vazgeçmez!
Çekicidir, aldatıcıdır.

Doğa öğrenmiştir artık:
Adı Mart olan bahar,
Ancak Nisan olunca gerçektir.

Sahi,
Sen hangi aysın?

Ben Eylül’üm mesela…
Ne yakar, ne üşütürüm.
Yazla vedalaşmak,
Kışa hazırlanmaktır benimle olmak.

Sevgilerimle,

Belgin Baykal

16 Ocak 2022 Pazar

Teşekkür Ediyor muyuz?





Yeterince teşekkür ediyor muyuz her şeye?
Ya da teşekkür etmeyi biliyor muyuz?

Ağzına hiç “şükür” ya da “teşekkür” kelimesi almamış 
insanlar tanıdım.
Sadece bekleyen, lanet eden, küfreden…
Mekanik bir küfür savar gibi.
Kalbi sadece etten ibaret olan insanlar.

Bunlar, toksik grubun temsilcileri.
Kötü enerji yayan, ortamı kirletenler…
Ama kabul edelim, hayatın dengesini anlamak için
onlara da ihtiyacımız var.
Sonuçta cennette yaşamıyoruz; herkes iyi, herkes güzel değil.

Hayat zor, karmaşık ve çoğu zaman acımasız.
Ama yine de, yine de…
Teşekkür edecek bir şeyler hep vardır.

Sorunlu bir evde büyümüş olabilirsiniz.
İtilmiş, kakılmış, yok sayılmışsınızdır.
Nefessiz kaldığınız anlar çoktur.
Yanlış kişilerle yollarınız kesişmiş,
Kalbinizi yanlış ellerde bırakmışsınızdır.
Değer görmemiş, terk edilmiş, kırılmışsınızdır.

Sağlığınızı kaybetmiş,
Sevdiklerinizi tek tek uğurlamış,
Hayatın tadı tuzu kalmamıştır belki.

Bunların hiçbiri kolay değil.
Ama yine de…
Zaman, o güçlü iyileştirici,
Aynı acıları aynı şiddette hissetmemeniz için çalışır içten içe.

Peki hiç düşündünüz mü neden bunları yaşadığınızı?
Belki de yaşamanız gerekiyordu.
Kaçamadığınız her durumda
kadere teslim olmak dışında başka yol yoktu.

Bazen öyle küçülürüz ki hayat karşısında…
O gün anlarız aslında koca bir “hiç” olduğumuzu.
Ama bu hiçlik, aynı zamanda saf bir öğrenme alanı olur bize.

İşte bu yüzden;
Gözlerimizi açtığımız her sabah için,
Alabildiğimiz her nefes için,
İçebildiğimiz bir bardak su,
Yürüyebildiğimiz bir kaldırım,
Gülebildiğimiz bir an için…
Şükretmeli ve teşekkür etmeliyiz.

Çünkü en güzel şeyler hâlâ bedava:
Gökyüzüne bakmak,
Deniz kenarında yürümek,
Bir çocuğun kahkahasını duymak, 
Sevdiğini düşünmek…

Ve bu cümleyle özetlenebilir belki:
“Mutluluk teşekkürde saklıdır.”

Ben bu hayatta,
Bana yaşatılan tüm mutsuzluklara,
Tüm mutluluklara,
Görev alan herkese,
Kıranlara, sarılmayanlara,
Sarılıp da vazgeçenlere,
Hepsine teşekkür ediyorum.

Çünkü olgunlaşmak, acı çekmekten geçer.
Ve bu acıları zamanla, kendi elinle yönetmeyi öğrenirsin.
Kimi zaman mutlu olmak bile ürkütür seni,
Çünkü onunla baş etmeyi bilmiyorsundur.
Acı daha tanıdık, daha senindir.

Mutluluğuyla hava atan kimseyi görmedim.
Ama malıyla, mülküyle atan çok gördüm.
Mutluluk kıymetsizdir çünkü.
İki dakika içinde tüketilir.
Etraf, senin mutluluğunu yok etmeye hazır insanlarla çevrilidir.

Küçük şeylerle mutlu olan birini görürseniz…
Sarılın ona.
Büyük bir hazinedir.

Boğulmaya başlamadan,
O aşamaya gelmeden,
Hiç teşekkür ettiniz mi sahip olduklarınıza?

Aklınıza bile gelmedi değil mi?

İşte bütün bereket, bolluk, sağlık ve huzur
O unutulan kelimede saklı:
Teşekkür ederim.

Ben de size,
Bu satırları okuduğunuz için,

Teşekkür ederim.

Belgin Baykal






2 Aralık 2021 Perşembe

Tanıdık Bir Yüz



Hiç, bir gün bir metroda, markette ya da deniz kıyısında

yürürken kendinize rastladığınız oldu mu?

Tıpkı aynada birdenbire kendinizle göz göze gelmek gibi… Ama bu sefer dışarıdan bakarak:

Nasıl birisiniz gerçekten?

Sıkıcı mısınız? Söz kesen, başkalarını dinlemeyen biri mi? Yoksa nazik ama kendini ezdiren biri mi? Sevilmek için kendini yoran, Yalnız kalmamak uğruna her şeye katlanan biri misiniz? Yok sayıldığınız halde “beni fark etsin” diye uğraşan biri mi? Yoksa hep veren ama hiç almayan? Belki de tam tersi… Kendini merkeze alan ama karşısındakini yok sayan biri? Hiç düşündünüz mü: Sizin gibi biriyle arkadaşlık eder miydiniz? Hayatınıza sizi alır mıydınız? İnsan çoğu zaman kendine kördür. Ama bir gün, dürüstçe aynaya bakmayı başarırsa, Değişimin ilk adımını da atmış olur. Çünkü çevremizdekiler sürekli kötüyse, Belki de aynaya bir kez de oradan bakmak gerek. İnsanlar neden sizinle uğraşıyor? Yoksa siz mi öyle zannediyorsunuz? Birini sevmiyorsanız, büyük ihtimalle o da sizi sevmiyordur. Çünkü hisler de bulaşıcıdır. Negatif duygularınız, fark edilmeden karşınızdakine de geçer. Başkalarında sevmediğiniz davranışları Kendiniz yapmamaya çalışın. Eşyaya değil, insana yatırım yapın. Sonu kötü bitse bile… Belki birinin hayatına iyi dokunmuşsunuzdur. Aynalar yalan söylemez. Önce kendimize, sonra başkalarına dürüst olalım. Ve Can Yücel’in o unutulmaz dizeleriyle: “Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif… Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü... ... Sakın bitti sanma her şeyi, Sevdiğin kadar sevileceksin.” Sevgilerimle, Belgin Baykal

8 Kasım 2021 Pazartesi

Kadınlar Hasta Olursa









Sabah uyanmış, her zamanki rutinini tamamlayıp
işine gitmek üzere yola çıkmıştı Sedef.
Arabasını çalıştırdığında benzinin az olduğunu fark etti ve 
en yakın istasyona uğradı.
Kasada ödeme yapan kişi, hiç görmek istemediği komşusu Mine Hanım’dı.
Ne zaman karşılaşsalar, yanında bir dertle ayrılırdı.

Yine öyle oldu.
Mine Hanım yorgun ve solgundu.
Sedef dayanamayıp sordu:

— Geçmiş olsun, iyi misiniz?

— Kaç gündür toparlanamadım. Soğuk algınlığı işte... Yorgunluk da cabası.

— Neden dışarıdasınız, evde dinlenseniz keşke?

— Ben durursam hayat durur, dedi gülümseyerek. 
     Evde ikizler var, bir de düzen hastası bir eşim...

Sedef şaşkındı. Mine anlatmaya devam etti:

— Eşim destek olur tabii. Mesela ilaç getirir, meyve alır. 
Ama çabuk iyileşmemi ister.
Düzen bozulmamalı. Hastalığım bile hızlı geçmeli onun için.

Sedef dikkat kesilmişti.
Mine devam etti:

— Ev işlerine karışmaz. Bilmez, öğrenmedi, ben de 
sorun çıkmasın diye öğretemedim.
O eve gelişini bile planlar. Kitabı hazır, filmi belli.
Sürpriz sevmez. Hele hastalık!
Onun planını bozmasın yeter.

— Bunu neden yapıyorsunuz kendinize?

— Bilmiyorum. Böyle gördüm, böyle alıştım.

Mine bir iç çekti:

— Dün akşam çocukları kreşten aldım, duş, oyun, yatak...
Kendim perişanım, mutfakta nane limon kaynatıyorum. Eşim geldi,
"Biraz kırgınım, bana da ıhlamur yapar mısın?" dedi.

Sedef’in gözleri kocaman açıldı:

— Gerçekten mi?

— Evet. Ben hastaysam, o da hemen hastalanır. Bu konuda çok uyumluyuzdur. :)
Ben yüzüne baktım diye tersledi:
"Ne oldu? Niye öyle baktın?" dedi.

— Tek başına hastalanma lüksüm bile kalmamış…

— Sarılsa iyi gelir miydi? dedi Sedef.

— Hayatım niye sarılsın, ayrıca virüslüymüşüm.
O anda zaten iyi gelmez.
Onu hayatımın prensi olarak görmüyorum ki…
Sorunlarımın bir parçası sadece, dedi Mine içini çekerek.

Sonra durup Sedef’e baktı:

— O kadar belli ki evlenmediğin. Şu hasta halimle sabah sabah güldürdün beni.

Sedef utandı ama o da gülümsedi.

— Sonra ne oldu?

— Ona da ıhlamur yaptım. İkimiz de kendi hastalığımızla baş başa kaldık.
Kendi rutinimizde, sessizce.

Sedef içten gülümsedi:

— “Bireysel hastalık” güzelmiş, bu bana daha çok uydu.

— Uyar tabii. Bu günlerin kıymetini bil.
Sorumluluğun dışında bir şeyin olmaması bazen büyük bir konfor.

Mine evine dönerken ekledi:

— Yardımcım da işi bırakınca her şey üzerime kaldı.

Sedef onun yorgunluğunu görünce bir cümle fısıldadı:

— Akşamları yardım gerekirse, ikizleri bana bırakabilirsiniz…

Mine şaşırmıştı ama içtenlikle cevap verdi:

— Ah Sedef’ciğim… Sen çok iyi bir insansın. Unutma, 
senin de bir ablan var burada artık.
Her zaman beklerim.

Sedef bu sözlerle yumuşadı.
O mesafeli komşuluğun yerini bir bağ almıştı.
Bir insanın “nasılsın?” sorusuyla bile ne kadar yalnızlığını açabileceğini fark etti.

Arabaya binerken, omzundaki yük bu sefer gönüllüydü.

Yol boyunca düşündü:
Dışarıdan görünen mutlu tablo, içeride buz gibi bir yalnızlığa dönüşebiliyordu.

“Umarım benim eşim böyle biri olmaz,” dedi içinden.

Ama bilmiyordu ki çoğu öyleydi.
Ve bu hayat, biraz da bizim şekillendirdiğimiz gibiydi.

Sağlıklı günler dilerim tüm eşlere…

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

6 Kasım 2021 Cumartesi

Erkekler Hasta Olursa





Ne zamandır kendini bu kadar kötü hissetmemişti.
Vücudunun her kemiği ayrı ağrıyordu sanki.
Bir anda olmuştu her şey.
Bu halsizlik, mide bulantısı da neyin nesiydi?
Kendisine kötü bir şey olacak diye çok korkuyordu.

Hemen bilgisayarını kapatıp işten erken çıktı.
Eve geldiğinde eşi her zamanki gibi karşıladı onu.
Ama bu kez bir fark vardı:
Yüzünde garip bir endişe…

O yüzü görünce paniğe kapıldı.
Tedirgin bir şekilde içeri girdi.

“Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun?” dedi, çekingen bir sesle.
“Hasta mısın sen?” diye sordu eşi hemen.

İşte anlamıştı…
Bu kadar yüzünden belli olduğuna göre, durum ciddiydi.
İçinden geçirdi:
“Bayağı kötüyüm demek…
Yoksa durduk yere o meşhur tavuklu sebzeli çorbayı yapar mı?”

Ve iç sesi devreye girdi:

“İşte biliyorum kötüyüm… Her şey daha da kötü olacak.”
“Ağrılarım artıyor, hafif ateşim de var.”
“Yarın işim gücüm var ama ben kolumu bile kaldıramıyorum!”

Yine o tanıdık ses geldi kulağına:

“Oğlum, babanı yalnız bırakalım biraz dinlensin.”

“Yine tedbir alınıyor…
Bu kadın oğlumu benden uzaklaştırıyorsa,
Bir şeyleri hissetmiş demektir.”

“Niye yolluyorsun çocuğu? Bırak oynasın, bir zararı yok.” dedi, inleyen bir sesle.

“Olsun, sen şimdi güzelce dinlen.”

“Yüzünde iyi maşallah, sarı filan değil.”

“Haydaa! Ne sarısı? Ne yüzü ya?!”
“Ben daha önce sarı mı oluyordum?”

“Yok, yani… rengi iyi demek istedim.”
(“Allah’ım sana geliyorum,” diye içinden geçirdi.)

“Başım ağrıyor zaten… Halsizim çok!”

“O zaman doktora gitseydin. Hemen bir iğne yapar, toparlanırsın.”

“Sen de amma biliyorsun! Hemen doktora, hemen iğne…”

“At mıyım ben?! Normal iyileşemez miyim?”

“E biraz at gibisin… Her gün koşturuyorsun ya. Öfkeli at hatta.”

“OFFF! Sus biraz… O sesin başımda çınlıyor.”

“Eskiden bu sesi duymak için sürekli arardın,” dedi gülümseyerek.

Hafif çıkmış sakallarını kaşıyarak eşine baktı:

“Üstüme gelme bak! Kırarım kalbini.”

“İnan hiç kırılmıyor artık. Senin iyileşme tarzın bu… Alıştım yıllardır.”

İnliyordu… ama kızgın gözlerle karısına da bakıyordu.
Bir yandan da çorba hazırdı tabii.

“Hadi, soğumadan iç şu çorbanı.
İlaçlarını da al ve yat.
Sakın o hasta sesini duymayayım,”
dedi saçını okşayarak.

Annesini görmüş gibi oldu bir an.
İçinden yumuşayıverdi.
“Neye ‘tamam’ dediğimi bilmiyorum ama iyi geldi” dedi sadece.

Gece boyunca terledi.
Sabah duşunu alıp işine gitti.
Soğuk algınlığı krizi ustaca yönetildi, mutlu sonla bitti.

Eşi arkasından içinden dua etti:

“Ne olur Allah’ım, o hastalanmasın…
Ben hasta olurum onun yerine.”

Bir dahaki yazım:
"Kadınlar Hasta Olursa"
Dua ederken dikkatli olun. :)

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

2 Kasım 2021 Salı

Gönüllü Yazar Olmak!








Yazmak…
Kimine göre bir hobi,
Kimine göre bir iç dökme biçimi,
Ama yazan için çoğu zaman hayatta kalma çabası.

Kalemin ucundan dökülen kelimelerin
Yalnızca güzel bir paragraf değil,
Bir direniş olduğunu kim fark eder?

Bugünlerde yazara “gönüllü” deniliyor.
Üstelik bu sıfat, yazardan önce belirlenmiş.
Kim koymuşsa koymuş,
Bir daha da kimse sorgulamamış.

“Sen yazmayı seviyorsun ya,
O zaman bizim için de birkaç yazı çıkarırsın.”
Bakış bu.

Yani…
Bir doktor sevdiği için mi iyileştirir?
Bir usta, tutkusu var diye mi tamir eder?
Sanırsın yazmak sadece bir heves,
Emekle, zihinle, zamanla ilgisi yok.

Oysa yazmak, susarak bağırmanın en sade halidir.
Bilgisayarın başında kamburun çıkar,
Gözün yanar, omzun tutulur…
Ama cümlelerin ayakta kalır.
Bir cümleyle dünyayı anlatabilirken,
O dünyada kimse seni anlamaz.

Görünürde rahatsın,
Ama zihninde bir savaş çıkar her seferinde.
Bir kelimeyi yerleştirene kadar,
İçinde kaç kere devrilirsin… kimse bilmez.

Ve sonra senden “yardım” beklerler.
Sanki her yazının içinde
Onca birikmiş gece, kırılmış heves,
Yalnız bırakılmış onay çığlığı yokmuş gibi.

Hiç sormazlar:
Yazar, kendini kaç kez silip baştan yazdı bu cümle için?

Ama yine de yazarsın.
Çünkü anlatmadan duramazsın.
Yazmazsan eksik hissedersin.
Yazarsan görünmez…

Ne tuhaf değil mi?

Yazar olmak güzel.
Ama sadece yazabildiğin zaman değil;
Yazdığının kıymet gördüğü zaman…

Sevgilerimle,
Belgin Baykal

Beklentinin Sessiz Yükü

Beklentiyi yok saymak kolay bir öğüt. Ama insan en çok, değer verdiklerinden bir şey bekler. Bu duygu emek verdiğin yerde doğar. Bir bağın...