Bu Blogda Ara

29 Eylül 2015 Salı

Notunuz Var!











Posta kutusunda bulduğum küçük bir not, beni olduğum yerde durdurdu.
“Keşke senin gibi olabilsem.”

Kimdi?
Neden böyle bir şey yazmıştı?
Ve neden beni seçmişti?

Kendimle kavgalı olduğum bir dönemdeydim.
Yorgun, sıradan, eksik hissediyordum kendimi.
Oysa bir başkasının gözünde,
belki de güçlü, ilham veren, hatta “özenecek biri”ydim.

İşte o not, içimde sessizce bastırdığım duyguları uyandırdı.
Dönüm noktası gibiydi.

Artık kendimi daha az yormaya karar verdim.
Zamanımı çalan, beni tüketen herkesle arama mesafe koydum.
Kendimle kavga etmeyi bıraktım.

Daha çok okumaya başladım.
Okudukça başka hayatlara karıştım,
başka bedenlerde yaşadım, başka duygulara dokundum.

Bazen kaybettim, bazen sevdim.
Bazen gözyaşıyla ıslanmış sayfalarda buldum kendimi.
Ve en sonunda… yine kendime döndüm.

Çünkü fark ettim ki;
Senin sıkıldığın ne varsa,
bir başkası ona hayranlıkla taliptir.

Hayatına sen bıkmış gibi bakarken,
bir başkası “keşke onun yerinde ben olsam” diyordur.
Ve bu bile, insanın kendine yeniden şefkatle bakması için yeterli bir nedendir.

Şimdi yine posta kutusunun önündeyim. 
Elimde bir not var.
Yine ben yazdım.
Ama bu kez fark ederek, şefkatle, içtenlikle…

“Kendinle gurur duymalısın.”

Belki bir gün,
benim gibi kendinden yorulmuş biri bulur da okur.
Ve hatırlar:

"Her nefes bir ödülse,
seçtiğin hayat da onun bedeli olsun."

Sevgiyle kalın…

Belgin BAYKAL

Annemin Ellerinde Gizliydi Sevgi











“Kadınlar zayıftır ama anneler kuvvetlidir.”
– Victor Hugo

Annelik, çocuğunu ilk hissettiğin anda başlar.
O andan itibaren kadın değişir.
Kendinden vazgeçer, evladı olur önceliği.
Her şeyin yerini bir tek şey alır: Sevgi.

Çocuğu için yapamayacağı fedakârlık yoktur.
Kimi zaman uyumaz, kimi zaman yemek bile yiyemez.
Ama şikâyet etmez, çünkü kalbi razı gelmez.

Ve çoğu zaman bu sevgi öyle sessizdir ki…
Ne bir alkış ister, ne de karşılık.
Sadece var olur.
Tıpkı bu hikâyede olduğu gibi:

Sıcak Yemek Kokusu

Yoksul ama onurlu bir kadındı.
Gündelik işlerde çalışarak çocuklarını büyütüyordu.
Yorgun argın eve gelir,
Ama yine de sofrayı kurar,
Çocuklarına sıcak yemek yedirmeden uyumazdı.

Bir gün küçük kızı okuldan üzgün döndü.
Öğretmeni, herkesin annesini anlatmasını istemişti.
Ama o susmuştu.

“Annem diğer anneler gibi değil,” dedi.
“Süslenmiyor, okula gelmiyor…
Etkinliklerde de hiç yok.”

Kadın, kızının gözlerine baktı.
Bir an sustu…
Sonra elini tuttu:

“Ben senin için çalışıyorum kızım.
Belki saçımı boyamıyorum,
Okula da gelemiyorum ama…
Tabağındaki sıcak yemeği,
Üzerindeki temiz kıyafeti sana sevgimle veriyorum.”

O akşam, kız annesinin ellerine dikkatle baktı.
Yıpranmıştı ama güçlüydü.
O eller hem çalışmıştı… hem sevmişti.

Ve o günden sonra herkese şöyle dedi:
“Benim annem çok güzel…”

Gerçek sevgi, gösterişli olanda değil,
Sessizce yapılan fedakârlıktadır.

Kimi zaman mutfaktan gelen sade bir kokuda,
kimi zaman bir annenin sessiz telaşında hissedersin sevgiyi.
Kimi zamanda ellerin unla kaplı yorgunluğunda gizlidir.

Hiç söylenmeden yapılan,
Ama hep hissedilen sevgidir bu.

Her gün çocuğu için mücadele eden tüm annelere,
Ve sessizce sevgisini yüreğiyle gösteren tüm kadınlara…

Minnetle, sevgiyle…

Sevgilerimle,
Belgin BAYKAL

Mezun Olduk… Ya Sonra?









Mezun Olduk… Ya Sonra?

Okullar yine açıldı, büyük bir telaş başladı.
Çocuklarımız adam olacak ya, hemen okula gönderiyoruz.
Sonra da bütün başarıyı notlara yüklüyoruz.
Öğretmenini, arkadaşlarını, neler öğrendiğini sormuyoruz.
Yeter ki dersleri iyi olsun, yüzümüzü kara çıkarmasın!

Sınavdan sınava koşturuyoruz.
Her gün düşünüyoruz: “Bu çocukların hali ne olacak?”

Yıllar geçiyor...
Yüklü paralarla çocuklarımızı özel üniversitelere gönderiyoruz.
Mezun olacak derken zaman akıp gidiyor.
Ve sonunda "meslek sahibi" oluyorlar:
Doktor, mühendis, avukat, eczacı…

Peki sonra?

Şimdi sıra geldi iş bulmaya...
Eşe dosta haber salıyoruz, CV’ler hazırlanıyor.
Ve bekliyoruz.
Aylar geçiyor...

Ama artık zaman değişti!
Bugün, dün gibi değil.
Hiçbirimiz “özel” değiliz artık.
Bir zamanlar kıymetli olan meslekler çoğaldı.
Başarıdan çok para konuşur oldu.
Ve iş bulmak zorlaştı.

Fark yaratmak şart oldu.
Yurtdışı deneyimi, yabancı dil, yüksek lisans...
Ama bunlar bile yeterli değil artık.
Hepsi sadece özgeçmiş süsü.

Bir şirkete mühendis alınacak.
500 kişi başvurmuş.
Hepsinin eğitimi benzer.
Peki sizi neden seçsinler?

Belki de perdeyi aralayarak yeni bir yol açmak gerekir.
Sadece ezberleri değil, kişisel özellikleri de öne çıkarmak gerekir.
Saygı, iletişim, özgüven, duruş ve nezaket…
Diplomanızdan önce fark edilen şeyler bunlardır.
Ve işte tam da bu yüzden,
Bugünün dünyasında sadece eğitim değil, kişilik ve duruş belirleyici olur.
Diplomanın yanına bu değerleri koymazsanız,
Unvanınızla oradan oraya savrulursunuz.
Çünkü mesleğiniz değil, insanlığınız fark yaratır.
Sizi öne geçirecek olan o “önemsiz görülen” değerlerdir.

Şimdi durun ve düşünün:
Çocuğunuza kazandırmanız gereken şey sadece diploma mı?
Yoksa saygıdeğer bir kişilik mi?

Kariyer yolculuğunda öne geçmek istiyorsanız; 
önce kişiliğiniz, sonra duruşunuz konuşur.


Sevgilerimle,

Belgin BAYKAL

30 Temmuz 2013 Salı

Brad Pitt’in Gibi Olamadınız mı?







    Brad Pitt’in Karısı Hakkında Söyledikleri:

    "Karım hastaydı. Sürekli gergindi.
    Kişisel sorunlar, işi, çocuklarla ilgili endişeler onu yormuştu.
    14 kilo verdi, 40 kiloya düştü.
    Zayıftı, sürekli ağlıyordu, mutsuzdu.
    Baş ağrıları, kalp ağrıları vardı.
    Uyku düzeni bozulmuştu.
    Çok yorgun olduğunda kısa süreli uyuyabiliyordu.
    Güzelliğini önemsememeye başladı.
    Film tekliflerini reddetti.
    Kendine bakmıyordu.
    İlişkimiz kopma noktasına gelmişti.
    Ben de umudumu kaybetmiştim.

    Ama sonra bir karar verdim.
    Onunla ilgilenmeye başladım.
    Yanında uyudum, sarıldım.
    Birlikte duş aldık, çiçekler verdim.
    Övdüm, sevdim, mutlu etmeye çalıştım.
    Sadece onun için yaşamaya başladım.
    Basınla sadece ben konuştum, yükünü hafiflettim.
    Ortak arkadaşlarımızın yanında hep onu övdüm.

    Ve mucize oldu...
    Yüzü gülmeye başladı.
    Kilo aldı.
    Sakinleşti.
    Beni yeniden sevdi.

    O zaman anladım:
    Kadın, erkeğinin yansımasıdır.
    Bir erkek kadını sevgiyle sararsa, kadın yeniden doğar."

    Bu sözleri okuduğumda bir kez daha emin oldum:

    Sevmediğiniz sürece, sevilemezsiniz.
    Emek vermediğiniz sürece, mutlu olamazsınız.

    Her ilişkide zor dönemler olur.
    İnsan bazen içine kapanır, susar, yorulur.
    Ama hemen vazgeçmek çözüm değildir.

    "Değişti" demek kolay.
    Peki neden değiştiğini hiç sordunuz mu?

    Ona kendini kadın gibi hissettirdiniz mi?
    Yanında olduğunuzu gösterdiniz mi?
    Sadece “çocuklarımın annesi” mi dediniz?
    Yoksa hayat arkadaşım diyebildiniz mi?

    İlgisizlik, evliliği de, mutluluğu da yavaşça yok eder.
    Unutmayın: Mutluluk size gelmez, emeğinize gelir.
    Hiç kimse sizi sürekli mutlu etmek zorunda değil.
    Ama sizin davranışlarınız, o mutluluğu büyütür.

    Şimdi sıra sizde.
    Kendiniz ve sevdikleriniz için bir şeyler yapın.
    Çünkü mutluluk herkesin hakkı.
    Ve hakkınıza sahip çıkın.

    Brad Pitt bunu başarabildiyse,
    Biz neden yapamayalım?

    Sevgilerimle,

    Belgin BAYKAL

Para ve Hayat








"İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı? 
Bu, insana bağlı."
— Özdemir Asaf

Bu söz, her şeyi anlatıyor.
Günümüzde para, insanların çoğu için hayatın 
merkezine oturmuş durumda.
Bazıları para için her şeyini satıyor: değerlerini, 
sevgisini, vicdanını...
Ama yine de mutlu olamıyorlar.

Gerçek mutluluğu, hep bir sonraki hedefte arıyorlar:
"Şu makama gelirsem her şey düzelecek."
"Şu borcu kapatırsam rahatlayacağım."
"Şu arabayı alırsam, şu evi..."

Ama sonunda elde kalan yine mutsuzluk oluyor.

Hayat sadece sahip olduklarımızla anlamlı değildir.
Elimizdekilerle de mutlu olmayı öğrenmeliyiz.
İnsanlara bakarken, onların bize maddi değil, 
insani değer katıp katmadığına odaklanalım.

Daha az kazanın ama daha çok yaşayın.
Hayatı kaçırmayın.

Lüks yerlerde yemek yemeseniz de olur.
Telefonunuz sadece iş görsün yeter.
Arabanız sizi bir yerden bir yere götürsün, fazlası değil.

Hobiler edinin, bedeninize ve ruhunuza yatırım yapın.
Sizi aşağı çeken insanlardan uzak durun.
Az ama kaliteli insanlarla çevrelenin.

Kendinizi ihmal etmeyin.
Biraz hareket, biraz spor yaşlanacağınız günler için ön hazırlıktır.
Dua etmeyi unutmayın, kalpten edilen dua ruhun ilacıdır.

Hayat kısa.
Gerçekten değerli olanı fark edin.

Sevgilerimle,

Belgin BAYKAL

Geleceğin Suçlusunu Yetiştirmek!










Üstün Dökmen der ki; geleceğin suçlusunu yetiştirmenin 8 basit kuralı vardır:

Küçükken ne isterse ver! Ki, herkesin onun geçimini
sağlamakla yükümlü olduğuna inansın.

Fena sözler söylediğinde gül! Ki, kendini zeki sansın.

Ona düşünmeyi öğretme! Bırak, 18’inde kendi karar versin.

Yere bıraktığı her şeyi sen topla! Ki, sorumluluk hep başkasına ait olsun.

Onun önünde sık sık kavga et! Ki, bir gün aile dağılırsa şaşırmasın.

Harçlık verme konusunda cömert ol! Ki, kendi parasını kazanmanın
ne olduğunu bilmesin.

Her arzusunu yerine getir! Ki, hayat hep isteklerini sunsun sansın.

Her zaman onun tarafında ol! Ki, otoriteye karşı saygısızlık geliştirsin.

Ve sonra… günün birinde başına bir bela gelirse, 
kendine şu sözleri söylemeyi unutma:

“Onu felakete hazırladım ama hiç değilse iyi niyetliydim!”

Gerçekten düşündürücü, değil mi?

Üstün Dökmen’in bu tespitleri yalnızca çocuklara değil, 
biz ebeveynlere de güçlü bir ayna tutuyor.
Ne çok hata yapıyoruz fark etmeden…

Çocuklarımız için "en iyisini" istediğimizi söylerken, 
aslında onların hayatla olan bağlarını gevşetiyoruz.
Her şeye kolay ulaşan, her dediği yapılan çocuklar ileride 
nasıl mücadele edecek?

Hayatlarını biz olmadan sürdürebilmeleri gerektiğini hiç hatırlatıyor muyuz?

Kendi çocukluğumuzu hatırlayın…
Kaşla gözle yönetildiğimiz zamanları.
Etimizle kemiğimizle öğretmene teslim edildiğimiz, 
eğitime saygının kutsal olduğu yılları.
Paylaşmanın, azla yetinmenin öğretildiği kalabalık evleri.

Bu şartlarda büyüdük ve güçlendik.
Bugünün çocuklarıysa yalnızlıkla, konforla, doyumla boğuluyor.

Biz çocuklarımız için her şeyi üstlenirken, onların mücadele ruhunu çalıyoruz.

Unutmayın:
Kazanmadan elde edilen şey, değerini bilmeyene yük olur.
Geleceğin suçlusu değil, geleceğin sorumluluk sahibi insanını 
yetiştirmek bizim elimizde.

Sevgiyle kalın,

Belgin BAYKAL

Bazen Aptal Olmak Gerek!












Son zamanlarda en sık duyduğum cümle şu:
“Keşke biraz aptal olsaydım, başka bir şey istemezdim.”
“Her şeyin farkında olmak beni çok yoruyor.”
Bu sözleri söylerken aslında insanlar zeki olduklarını ima ediyorlar.
Ama zeka ve akıl neye göre ölçülür?
Kimin kriterine göre akıllıyız ya da zekiyiz?
Eğer zihniniz bu kadar yorgunsa… Aptal olun!
Her şeye “Ben biliyorum, seni anladım” diye atlamayın.
Refleks haline gelen bu çıkışlar sizi bitirir.
İnsanlar bir şey yaparken sizi aptal yerine koymuyor.
Onlar sadece kendilerince davranıyor.
Siz de aynı şekilde davranmıyor musunuz?
Çoğumuz, bir işimiz düşünce insanları arar, yazışır, görüşürüz.
Hem onlar bilir, hem biz biliriz bunu.
Ama yine de yaparız. Çünkü iletişim şeklimiz budur.
Birinin yalanlarını dinlersiniz;
Belki inanmazsınız, ama yüzüne vurursanız daha 
büyük bir yalanla dönme ihtimali yüksektir.
Hem siz üzülürsünüz, hem karşınızdaki.
Charles de Montesquieu ne güzel demiş:
“Hayatta başarılı olmak için akılsız görünmeli, ama akıllı olmalıyız.”
Aklınız sizi vezir de eder, rezil de…
Nasıl kullandığınıza bağlı.
Ne “Ben her şeyi anlarım” diye parlayın,
Ne de “O anlamaz zaten” diye alttan alın.
Aklınız, davranışlarınızda belli olur; kendinizi zeki sanmanızda değil.
Siz beni anladınız… 😉

Sevgiyle kalın,
Belgin BAYKAL

Beklentinin Sessiz Yükü

Beklentiyi yok saymak kolay bir öğüt. Ama insan en çok, değer verdiklerinden bir şey bekler. Bu duygu emek verdiğin yerde doğar. Bir bağın...