Bu Blogda Ara

8 Mayıs 2012 Salı

Kelimelerin İhaneti!















    Ne zordur, içimizden gelen kelimeleri söylemeden tutmak…
    Düşünmeden, bir avazda çıkan sözler ortalığı kasıp kavururken, 
    telafisi mümkün müdür?

    Ne yapacağını ya da ne söyleyeceğini bilemezsin.

    İçinden gelmiştir ve sana göre doğruları söylemişsindir.
    Haklı ya da haksızsındır…
    Söz ağızdan çıkmıştır bir kere.
    Sonra nasıl düzeltilir?
    Ya da yaralar nasıl sarılır?

    Kelimelerin ihaneti affedilebilir mi?
    Ya da senin başkasına ihanetin…

    Yapılan şeyleri görmek ve vefalı olmaktır dostluk.
    Görülmediği zaman büyük hüsran yaratır.

    Peki! Biz bunları beklerken kendimiz ne kadar vefalıyız?
    Yapılanları hemen unutuyor muyuz?
    Ya da bir kelime için tüm yaşananları silebiliyor muyuz?

    Cevabınız “evet” ise, siz hiçbir zaman dost olamamışsınız.
    Günümüz ilişkileri gerçekten vefadan ve dostluktan nasibini almamış.
    Her şey menfaat ve çıkar üzerine kurulmuş.

    “Sen ne kadar veriyorsan, benden o kadar” şekli…
    Vermediğin gün, veda günü.
    Yapılan her şey unutulmuş ve sen en kötü ilan edilmişsin.
    Sadece son kelimeler kalmış, sürekli tekrarlanan…

    Neden bu kadar acımasızca davranıyoruz?
    Acılarla büyümekten yorulmuyoruz.
    Her defasında aynı yerde tıkanıyoruz.

    Kim haklı? Kim suçlu?
    Bu çok mu önemli ilişkilerde?
    Davranışlarımızla “haklıyken haksız duruma düşmek” daha kötü değil mi?

    İlişkilerin tadını, tuzunu ayarlamak gerçekten zorlaştı.
    Bireysellik ve kendine düşkünlük,
    her şeyi yerle bir edecek seviyeye geldi.
    Herkes beklentili, herkes mutsuzluğa aday durumda…

    Rahat mı batıyor bizlere gerçekten?
    Sevmemeye yemin mi ettik güzel olan değerleri?
    Her şey bizim istediğimiz şekilde güzel gidince mi
    seveceğiz herkesi, her şeyi?

    Koşullu sevmelere mi gebe olacağız her zaman?
    Bir insanı olduğu gibi sevmeyi kabul etmeyecek mi bu yürekler?

    Acıları unutmakta geçmiş bizi hiç bırakmazken,
    iyilikleri hatırlamakta geçmişe yolculuk ne kadar zor!
    Güzel şeyleri çabucak unuturken,
    kötü şeyleri asla bırakmıyoruz.

    İnsanın doğası daha çok kötüye mi yatkın acaba?
    Canımız bir şeye sıkıldıysa,
    hiç olmadık birisinde patlayabiliyoruz.
    Benim de çok nadir yaptığım ve
    sonra kendime gelince utandığım bir duygudur.

    Geçen gün sevdiğim bir insanla sorun yaşadım.
    Canım o kadar sıkılmıştı ki…
    Bu arada internet bağlantımla ilgili de sürekli sorun yaşıyordum.
    Beklediğim gün gelmişti sanki.

    İnternet arıza servisini aradım.
    Karşıma o günün şanssız insanı çıktı.

    Bana güzel bir şekilde,
    “Sistemlerinde sorun olduğunu ve o anda bilgilerime bakamadığını,
    daha sonra tekrar aramam gerektiğini” söylüyordu.

    Ben de hiç onu dinlemeden:
    “Sizin sorunlarınız bitmez zaten!
    Ben sürekli sizi mi arayacağım? Siz beni arayın!”

    şeklinde yükleniyordum.

    Telefondaki kişi bant kaydı olduğu için
    sınırlarını zorluyor, kötü bir şey söyleyemiyor ama
    dişlerinin arasından sürekli aynı şeyleri söylüyordu.

    Sonunda fark ettim ki, onun yapacağı bir şey yoktu.
    Ama ben öfkemi başka yerde gidermeye çalıştım.

    Sonunda üzüldüm…
    “Ne kadar gereksiz bir çıkıştı bu” dedim.
    O kişinin mesaisini kötü geçirmesine sebep oldum belki…
    Ama iş işten geçmişti.

    Daha sonra tekrar aradım.
    Sistemlerindeki sorun hâlâ çözülmemişti.
    Ama benim kendimle yaptığım görüşme sona ermişti.

    Duygusal birikimlerimi başka insanlara boşaltmayacaktım.
    Siz de öfkenize yenik düşüp masum kurbanlar aramayın!

    Gerçek muhatap, kendimizden başka kimse olamaz.

    Sevgilerimle…


    Belgin BAYKAL

    Acı Kaybımız! "İnsanlık Öldü"








      Hepimizin başı sağ olsun!

      Uzun zamandır tüm olumsuzluklara karşı direnen ve mücadele eden,
      içinde yıllardır sevgiyi, paylaşımı ve vefayı barındırmış,
      herkesin yardımına koşmuş insanlık, artık aramızda yok.

      Her geçen gün daha yalnız ve daha sorunlu olmaya başladık.
      Geçim ve seçim şeklimiz tuhaflaştı.
      Biz de aldığımız besinlerden, genetiğimizle oynatıp
      GDO akımına uyduk galiba.
      Zaten bir şeye uymak zorunda da bırakıldık.

      Her gün karşımıza çıkan yeni tehlikeler karşısında
      huysuzlaşıyor ve hırçınlaşıyoruz.
      Sevdiklerimizi ve kendimizi,
      nelere karşı ve nasıl koruyacağımız konusunda
      tedirginleştikçe tahammül ve hoşgörümüz azalıyor.

      Tüm haberleşme kaynaklarından aldığımız haberler karşısında
      hepimiz şüphe dolu olduk.
      Artık birbirimize bile güvenmemeye başladık.
      Kimse çocuğunu bir yere gönderemez oldu.
      Yakınlarımızın dışarıda geçirdiği zamanlarında bile
      endişelenir olduk.

      Acaba!
       Cep telefonundan arayıp
      “Biz polisiz, derhal nerede olduğunu söyle!”
      diyen soysuz organ mafyası mı arayacak?

      Yaşlı bir kadının yardım isteğine koşarak,

      insani duygularından dolayı böbreklerinden mi olacak?

      Yolda sakin sakin giderken,
      gözleri dönmüş kapkaççılar tarafından mı sürüklenecek?

      Yediği ve içtiği gıdalardan mı zehirlenecek?

      Görüştüğü arkadaşları tarafından başı mı kesilecek?

      Trene binerken tinerciler tarafından mı sıkıştırılacak?
      İhmaller yüzünden selden, yangınlardan, depremlerden mi ölecek?

      Arabalarının sürekli kaç bastığını deneyen,
      üç şerit gezen trafik canavarlarının vahşetinden mi gidecek?

      Evimize girmek için bin bir plan yapan soygunculardan mı?

      Her yerde olabilecek terör saldırılarından mı?

      Neden ve neye karşı koruyabiliriz?

      Önümüzde birisini öldürseler,
      başımız derde girmesin diye görmezden gelir olduk.
      Sitelerde, binalarda kim kime ne yapmış umurumuz değil!
      Yeter ki o kişi biz olmayalım...
      Ta ki bir şey başımıza gelene kadar!

      Geldiği gün,
      eğer biz de yanımızda kimseyi bulamıyorsak,
      boşuna suçlu aramayın.

      Tıpkı herkes sizin yaptığınızı yapıyor demektir.
      Çünkü içimizdeki insani duyguları öldürdüler ve hukukun olmadığı yerde

      hepimizi sindirdiler.

      Evet! “İnsanlık öldü”…
      Onu hasretle anıyoruz…

      Belgin BAYKAL

      Evlilik mi?









      Herkesin gelecekle ilgili hayallerini süsleyen
      ve bu hayalin gerçekleşmesinden bir süre sonra
      “Bu muydu?” denilen süreç mi evlilik?

      Baştan aynı hayatı yaşamak,
      aynı yatakta uyumak,
      sabahları güne beraber başlamak güzel gelirken;
      bir süre sonra o da zamana ve alışkanlıklara yenik düşer.

      Birbirini eleştirme, aile çatışmaları,
      karşılıklı beklentilerin arasında kendini
      hayal ettiklerinin dışında başka bir yerde bulursun.
      Aşkın çok çabuk tüketildiğini görür, üzülürsün.
      Geri kalan zamanını, eski günlerdeki duygularını
      yeniden kazanmak adına umut ederek ve hayal kurarak geçirirsin…
      Sorumluluklar ve beklentiler seni yorar…

      O ihtişamlı evlilik hayalleri ve düğün arkası,
      tıpkı Külkedisi masalında saat on ikiyi vurduğunda
      kabağa dönüşmek gibidir.
      Kendini pirinç ve patates çuvallarının arasında iş yaparken bulursun.

      Peri masalı sona ermiştir.
      Bundan sonrası, küçük mutluluklar ve beklentilerle zaman doldurma kısmıdır.
      Canın çok yanmadığı sürece karın tokluğuna çalışırsın.
      Başının okşanması, arada hatırlanmak ve değer görmek için neler vermezsin...

      Sonra düşünürsün:
      Neden bu hâle geldik? Başka türlüsü olamaz mı?
      Başka türlüsü tabii ki olur…

      Evlilik rahata gelmez!
      Her zaman kaybetme duygusuyla evliliğinize sahip çıkmalısınız.
      “Nasılsa evlendik, alan almış satan satmış” felsefesinden uzak durmalısınız.

      Kadınınız ve erkeğiniz sizin için kıymetli olmalı.
      Ona güveniniz ve inancınız tam olmalı…
      İki tarafın ailesi de incitilmeden bu kurumdan uzak tutulmalı.
      İki taraf da birbirine zaman ayırmalı.
      Arada birbirini özleyecek aralar verilmeli.
      Yokluğun kıymeti hissettirilmelidir.

      Eğer ortada kayda değer bir sevgi varsa,
      bu uğurda çok emek verilmeli.
      Paylaşıldıkça çoğalan en güzel duygulardan birisidir evlilik.

      O hâlde bu güzellikleri bitirmek için bu çaba neden verilir?
      Küçük detaylar üzerine büyük sevgiler yok mu edilmeli?

      Beraberliklerinize sahip çıkın, hoşgörülü ve açık olun.
      İçinizdekileri “Bir şey yok” diye geçiştirmeyin!
      Patlamalarınız büyük olmasın.
      Birbirinizin hayatlarına ve özgür alanlarına saygı duyun.

      Her şey bu kadar kontrol altına alınırsa,
      sizce evliliğinizde sorun olabilir mi?
      Bence olamaz, her şey sizde saklı…

      Tabii gerçekten mutlu olmak istiyorsanız…

      Sevgiyle kalın…


      Belgin BAYKAL

      Erkek, Kadın İkilemi!






      Erkek, Kadın İkilemi!

      İki farklı metabolizma, iki farklı kültür, iki farklı cins…
      Bir araya gelir ve birbirlerini çözmeye çalışırlar.
      Kadının sevdiği, hoşlandığı şeyler ve beklentiler, 

      erkeklerin beklentilerinden çok uzaktır.

      Erkek, bir kadının istediği ya da beklediği şeyleri anlamak istemez. 

      Çünkü onun dünyasında, yaşam tarzında yoktur.

      Anlamak istese de kadın gibi düşünmesi mümkün olamaz.

      Bir erkeği saatlerce alışveriş merkezinde gezdiremezsin!

      İlk zamanlar dolaşır, uyum gösterir.

      Mutlu gezer ya da mutluymuş gibi davranır.

      Sonra hafiften başlar söylenmeye:
      “Ne gerek var, evde yok mu?”
      “Bugün olması şart mı?”
      Ya da: “Şimdi sırası mı?”

      Kadının asla duymak istemediği sözlerdir.
      O da her dakika kendisine uyacak, onunla gezmekten zevk alacak,

      onu önemseyecek birisiyle beraber olmak ister.

      Kadın ve erkeğin muhabbeti her zaman sarmaz birbirini…
      Kadın ister ki; arada da olsa romantik, övgü dolu güzel sözler duysun,

      sohbetler güncel ve içten olsun, içinde eleştiri olmasın!
      Elinde çiçeği ile gelen, önemli günleri unutmayan, 

      çocuğuna, yuvasına, ailesine sevgi ve saygı duyan 

      birisiyle ömür boyu mutlu olsun.

      Erkek ise; güzel, becerikli, ailesine saygılı, çocuklarına iyi anne, 

      kendisine de beklentisiz bir eş ister.

      İstediği saatte gelsin, gitsin, aranmasın, 

      hesap sorulmasın, maçına, içkisine, oyununa, 

      sohbetine karışılmasın; o her şeyi kendi isterse yapsın ister.

      Bunlardan bir tanesinin bile olmaması, aldatmak için haklılık sebebidir.

      Kendisine bahaneler uydurur: 

      “Benim istediğim gibi davransa ben yapar mıyım?”

      Aslında değişiklik zamanı gelmiştir.

      Biraz havalanıp yine yuvasına dönmek ister.

      Bu durumda da kadından anlayış bekler:
      “Ben erkeğim, farklıyım, beni anlamalısın.”
      Kadın ve erkeğin anlaşılmazlığı burada son bulur.
      Çünkü hiçbir kadın bunu kabul etmek istemez.
      Kabul etmiş gözükse de asla unutmaz.
      Her fırsatta erkeğe bunu hatırlatır.
      Erkekler de yapılan her şeyin kadın tarafından

      bir an evvel unutulmasını ister.

      Kadının sürdürmesine de anlam veremez.

      Ama bunun tersi bir durum, erkek tarafından asla kabul görmez

      ve göremez de.
      Çünkü onlar erkektir ve dokunulmazlıkları vardır.

      Toplum ve aile yapısı her zaman erkeğin yanındadır bu konuda.

      Kadın olduğun için, toplum tarafından büyük bir aceleyle 

      hazmettirilir ihanetler, aldatılışlar.

      Bilmezler ki; erkek ve kadının bu konudaki duyguları aynıdır.
      İhanet ve aldatılış büyük yaradır her iki cinste de.

      Geçici kalp çarpıntıları uğruna gerçek sevgiler harcanmamalı.

      Sevgiyle kalın…

      Belgin BAYKAL

      Duygusal Engelli misiniz?














      İnsanın doğası birçok duyguya sahiptir.

      Hiçbir duygu diğerine karışmaz.

      İçimizdeki duygular yerini iyi bilir.

      Nefret, sevgi, aşk, merhamet, yardımseverlik, hainlik ve daha fazlası…

      Bazılarımız bu duyguları dengeli taşır.

      Bazılarımız ise bazı duygulardan yoksundur.

      İşte kişilik farklılıkları burada başlar.

      Kusursuz işleyen bir sistemdir aslında!

      Kişiliğe göre şekillenen duygular çok anlamlıdır.

      İnsanın canlılara verdiği değer çok önemlidir.

      Herkes değer gördüğü yerde yaşamak ister.

      “Duygusal Engellilik” işte burada başlar.

      Empati kurmadan yaşayan biri misiniz?

      O zaman siz de duygusal engellisiniz!

      Son zamanlarda bu durumu sık görüyorum.

      Ve fazlasıyla hüzünleniyorum...

      Bedensel engellilere gereken önem verilmiyor.

      Projeler yapılırken bu insanlar unutuluyor.

      Onları düşünürek yapılan işler çok kıymetlidir.

      Eğer onlar için bir şeyler yapıyorsanız…

      Gerçek bir hümanistsiniz demektir!

      Ama “herkes başının çaresine baksın” diyorsanız…

      Ve onları yalnızlığa itiyorsanız…

      Siz de duygusal engellisiniz!

      Hepimiz engelli olmaya adayız aslında.

      Yarınımızın garantisi yok hiçbirimizin.

      Bir gün yardım bekleyen olabiliriz.

      Tekerlekli sandalyeye mahkûm olabiliriz.

      Hiçbir şeyi tek başına yapamamak…

      Bir çift göze muhtaç kalmak çok ağır.

      Avrupa bu konuda örnek davranıyor.

      Yaya yollarından evlere kadar her şey düşünülmüş.

      Onlara özel yaşam alanları oluşturulmuş.

      Bizde ise bırak engelliyi, sağlıklı insana bile değer yok.

      Avrupa’nın her şeyini örnek alıyoruz.

      Ama bu konuda çok duyarsızız.

      Proje yaparken bile özen gösterilmiyor.

      “Tekerlekli sandalye kullanan birisi rahat geçiş yapabilir mi?” sorusu bile sorulmuyor.

      “Yaptık işte, gerisini siz halledin” mantığı hâkim projelere!

      Bu yaklaşım gerçekten büyük yazık!

      Eski projeler tamam, onlar geçmişte kaldı.

      Ama yeni projelerde bu nasıl unutulur?

      Yazarken bir yandan düşünüyorum.

      Zihinsel engellerimizi aşamamışız ki!

      Başkalarının engelini nasıl dert edinelim?

      Yine de kendimi avutmam lazım!

      Her şey güzel olacak, diyorum içimden…

      Belgin BAYKAL

      Hayatımız Sınav mı?





      Hayatımız Sınav mı?

      Neden çözümler hep geçici oluyor?

      Neden millet olarak her şeyi test ediyoruz?

      Deneme süreci hep bize mi denk geliyor?

      Yoksa düşünmek için biraz daha zaman mı gerek?

      Yeni sistemleri düşünüyorum;

      Eğitim sistemimiz: ya tutarsa!

      Vergi sistemimiz: ya tutarsa!

      Sınav sistemimiz: ya tutarsa!

      Sağlık sistemimiz: ya tutarsa!

      Adeta birer şans oyunuyuz…

      Neden ani kararlar hep bize uygulanıyor?

      Millet olarak bitmeyen bir deneme sınavındayız.

      Asıl sınava geçemedik bir türlü.

      Böylece usulsüzlüklerle baş etmek zorunda kalıyoruz.

      Eğitim sistemini düşündükçe üzülüyorum.

      Sınavlar değiştikçe çocuklarımız daha çok strese giriyor.

      Anadolu liseleri için üç yıl sınava hazırlanılır mı?

      Her yıl aynı kaygı, aynı gerilim!

      Kaç puan alacağız?

      "Ailece" alınan bir puan bu!

      Adeta ölüm kalım meselesi haline geldi.

      Düşük puan alan çocuk cezalandırılıyor, dışlanıyor.

      Aileler maddi manevi büyük kaygı yaşıyor.

      Bu yüzden onları tamamen suçlayamayız.

      Ergenlik dönemi zaten zor ve karışıktır.

      O dönemde bu kadar yük çok fazla!

      Neye dayanarak alınan bir karardır, anlamak zor!

      Tek sınavla giriş daha makul görünürken…

      Çoklu sınavlara neden bu kadar hayranlık?

      Bir de sınav çeteleri meselesi var!

      Hiç düşündünüz mü bu tarafını?

      Atanamayan öğretmenler soru çalma derdine düşüyor!

      Öğretmen neden tekrar sınavla atanıyor?

      Gerekli atamalar sırasına göre yapılamaz mı?

      Sınav gerçekten kurtuluş yolu mu?

      Bu kadar belirsiz ve stresli ortamda başarı beklenir mi?

      “Pardon, bu da olmadı!” demek çözüm değil.

      Vergisini ödeyen halk bunu hak etmiyor.

      Daha sağduyulu yönetimle her şey güzel olur.

      Sevgiyle kalın…

      Belgin BAYKAL


      Pardon! Siz Kimsiniz?






                                                    

      Pardon! Siz Kimsiniz?

      Ne abartılıdır şu “Ben” kavramı…

      “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?”

      “Kiminle konuştuğunuzu fark ettiniz mi?”

      "Adımı duymadınız mı?"

      "Buralar benden sorulur!"

      Her şey benim...

      Siz de bensiniz!

      Bu ego öyle büyür ki,
      kendini Tanrı zannetmeye kadar gider.

      “Ben olmazsam hiçbir şey olmaz”a dönüşür.

      Bir dur demek kimsenin aklına gelmez.

      Ta ki güçsüz kalana kadar...

      Bir duvara çarpınca,
      gerçek gücün onda olmadığını anlar.

      Ama bu farkındalık geçicidir.

      Çünkü insanın en kötü huyu: unutkanlıktır.

      En büyük acılar bile zamanla silinir.

      17 Ağustos 1999 depremi...

      Unutkanlığımızın en acı örneğidir.

      O gün “Ben” olanlar da vardı.

      Ama kimse engel olamadı gidişlerine.

      Evlerinin değeriyle övünenler...

      O evler yerle bir oldu.

      Zaman geçti...

      Deprem bölgesi olduğu unutuldu.

      Evler yeniden değerlendi.

      Ve yine “benim evim çok iyi”ler başladı.

      2010 Nisan’ında bir uçak kazası...

      Rusya’da bir devletin üst kadrosu yok oldu.

      Cumhurbaşkanı da içindeydi.

      Sanki onlara hiçbir şey olmazmış gibiydi.

      Her güç ellerindeydi…

      Ama kullanamadılar!

      Bazı şeylere gücünüz yetmez!

      O noktada teslim olmanız gerekir.

      İlahi güç istemezse hiçbir şey olmaz.

      Parayla her şeyi alırsınız.

      Ama kaderinizi satın alamazsınız!

      Bu kadar büyük bir evrende...

      Hiçbir şey sizin kontrolünüzde değilken...

      Pardon… Siz kimsiniz?

      Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı…

      Size mi kalacak?

      Belgin BAYKAL

      Beklentinin Sessiz Yükü

      Beklentiyi yok saymak kolay bir öğüt. Ama insan en çok, değer verdiklerinden bir şey bekler. Bu duygu emek verdiğin yerde doğar. Bir bağın...