Ruhundan suçlu olmak!
Ya da suçlandırılmak!
Bedeninin, beyninin ve ruhunun apayrı yerde olması...
Bu üçünü bir araya getirmek ne zordur.
Geldiğini sanırsın ama hiçbir zaman orada olmazlar!
Gerek yetişme tarzı, gerek bulunduğun yer,
gerekse üzerindeki baskılar seni farklı yerlerde tutar.
Yıllar geçer, yaşın ilerler ama ruhun hâlâ küçük, yaramaz bir çocuktur.
Ruhunu dinleyerek birçok şey yapmak istersin ama
kır düşmüş saçların ve ağırlaşan bedenin
yetişemez ezip geçen yıllar karşısında.
Yaşadığın olaylar karşısında suçlanırsın:
“Senin yaşındaki bir insana yakışıyor mu böyle şeyler?”
“Bu yaştan sonra olacak iş mi?”
“Hiç yaşının insanı değilsin.”
Şeklinde başlar söylemler, yaş ve ruhun tezatlığıyla.
Hiçbir zaman olduğun yaşı yakıştırmazsın kendine.
“Yaşlandık artık.” dersin ama ruhun isyan eder!
Çünkü o hâlâ yapmak istedikleriyle doludur.
Zamanın hiçbir önemi yoktur onun için.
Beden öyle demez!
Oturur kalır gittiği yerde.
Beyin ise ikisi arasında gider gelir.
Bir zaman sonra yaramaz ruhunla baş edemezsin!
Üzülürsün, kırılırsın...
Yapmak istediklerin ve yapamadıklarınla savaşa girersin.
Ya yenersin!
Ya da yenik düşersin…
Ruhumuzun dekoltesi bedenimizi sarsa da,
biz yine yaşamak zorunda olduğumuz şekilde
hayatımızı sürdürürüz.
İstediğin şekilde ruhuna ayak uydurabiliyorsan,
sen de dekolte bir ruha sahipsin.
Tüm suçlamalara, eleştirilere açık...
Ama cesur ve yürekli…
Belgin BAYKAL

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder