İnsanın doğası gerçekten şımarmaya çok müsait.
Bazı şeyleri taşıyabilmek, kaldırabilmek; size tanınan hakların değerini bilmek ve istismar etmemek…
İşte bizim insanımız bu konuda çok sıkıntı çekiyor.
Birisinden biraz iyilik ve insanlık gördüğü zaman, kendisini vazgeçilmez görmeye başlıyor.
“Ben olmasam…” şeklinde başlıyor hikâyeler.
Bir sürü istek, talep takip ediyor devamında…
Verilenleri alırken karşı tarafı enayi, istediği zaman alamazsa hain ilan ediyor.
Yani karşı tarafın insani duygularını farklı algılıyor.
İstediği gibi, kendisine göre…
Hadsizlik de böyle başlıyor işte!
Senin sunduğun olanaklarda, kendisiyle seni eşitleme ve aynı statüde görme eylemi.
Sana yaptığı her işi iyiliğinden yapıyormuş gibi gösterme…
Bu durum karşısında düşünüyorsunuz:
Acaba “Ben miyim burada mağdur olan?” diye…
Yapılanlar karşısında haddini bilmek, asil bir ruhtan geçer.
Her konuda kendinizi yetiştirmiş olabilirsiniz ama “had” konusu içten gelen bir şeydir.
Nerede, nasıl konuşacağını bilmek; karşı tarafa hitap ederken kimliğine ve yaşına göre davranmak, mesafeleri koruyarak samimiyetin dozajını kaçırmamak…
Gerçekten ilişkileri korumak adına gerekli durumlardır.
Günümüz haddini bilmeyen bir sürü insanla dolu.
İşin acı tarafı, onlar da “hadsiz” çevrelerinden şikâyetçi.
Yani kendi hadsizliklerini görmeden başkalarını düzeltme telaşı içindeler.
Güzel bir hikâyeyle konuyu bağlamak istiyorum:
Ulu bir çınar ağacının hemen yanında, küçük bir kabak filizi boy göstermiş.
Bahar ilerledikçe çınar ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve güneşin etkisiyle hızla büyüyerek, neredeyse çınar ağacıyla aynı boya gelmiş.
Bir gün dayanamayıp sormuş çınar ağacına:
— Kaç ayda bu hâle geldin ağaç?
— “82 yılda,” demiş çınar…
— “82 yılda mı?” diyerek katıla katıla gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
— Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
— “Doğru,” demiş ulu çınar, “doğru…”
Günler günleri kovalamış.
Sonbaharın ilk rüzgârları esmeye başladığında,
kabak önce üşümeye, sonra yapraklarını dökmeye;
soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Bu defa endişeyle sormuş çınara:
— Neler oluyor bana ağaç?
— “Ölüyorsun,” demiş çınar.
— “Niçin?” diye sormuş kabak.
— “Benim seksen iki yılda geldiğim yere,
sen iki ayda gelmeye çalıştığın için sevgili kabak…” demiş çınar.
“Haddimizi bilmeyi” öğrenmeliyiz.
Haddimizi bilmezsek,
haddimizi bildirenlere de tepki vermemeliyiz.
Her öğüt bize bir kazançtır;
o an kırılsak da, gücümüze gitse de,
kendi gelişimimiz için gerekli olarak görmeliyiz.
Sevgilerimle,
Belgin BAYKAL

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder